TARİHE NOT DÜŞMEK ” ( I )

 

Aslında tarihçi değilim. Yazımdaki başlık birkaç yıl sonrasına not düşmek amacından çok, sıkça kullanılan bir klişe olması nedeniyledir. Siyaset sahnesinde doğruları söylemek hatta savunmak ve zamanla haklı çıkmış olmak pek sevinilecek ve mutlu olunacak bir şey değildir. Akıp giden zaman içinde, programınızı bir kez olsun hayata geçirme şansınız olmamışsa, şu ya da bu alanda iktidarın eşiğinden dönmüşseniz, Doğrucu Davut olmanız ve haklı çıkmanızın hiçbir maddi değeri yoktur. Çünkü hayata yön verenler, doğruları söyleyen ve zaman  zaman haklı çıkanlar değil, iktidar olanlar, yönetenlerdir. Başka bir deyişle elinde güç bulunduranlardır. Bazen bu güç; doğrularınıza aldırmadan, haklılığınızı umursamadan sizi de peşinden sürükleyip götürür. Sefilce ve acımazsıca bunu yapar. Siz ise, onur ve vicdan değerlerinizle baş başa kalırsınız. Doğru söylediğinizden emin olmanız ve haklı çıkacağınızı bilmeniz bile sizi rahatlatmaz.

Dünün birikimiyle bugünü, bugünden de yarını anlamak, yorumlamak, örgütlemek her zaman mümkün olmaz. Hele bir de süreç, tarih akışı içinde başkalaşmışsa, doğrultu ve yönü değişmişse, değişkenleri nitel ve nicel anlamda farklı seyir izlemişse bu büsbütün imkansız hale gelir.  Tarihin her zaman gerçekleri yansıtmadığını ve geçmişle gelecek arasında çoğu kez ilişki kurmanın zor olduğunu biliyorum. Zira yaşanan her an kendi dinamikleri ve güç dengeleriyle kendine özgü denklemler kuruyor. Dünün yanlışlarını bugünün bilgi, birikim ve deneyimleriyle anlamış olmak, yazık ki pek fazla işe yaramıyor. Her atraksiyon, eğilim ve tutum, o dönemin koşulları içinde belirleniyor. Besbelli ki, Kürt hareketi de Türk siyaseti de bundan etkileniyor.

Türk siyasetinin omurgasını kıran ve onu pragmatizmin batağında çürüten “ dün dündür, bugün de bugün” anlayışı, ancak koşulların özgünlüğüne yaslanarak, dünün şartları ve bugünün arasına sınırlar koyarak kendini aklayabilmektedir. Fakat bu genel siyaset söylemi, öylesine ciddi bir parametre haline dönüştü ki, milyonların gözüne baka baka yalan söyleyenler, bırakın yalan söylemekten sıkılmayı, utanmayı; kendi uydurdukları yalan ve demagojiye kendileri de inandı. İlkesizlik, düzeysizlik günlük siyasetin de bir parçası haline getirildi. Böylece umut tacirliği her seçim döneminin birinci maddesi haline geldi. Seçim meydanları umudu örgütleyen kampanyalara dönüştü. Toplumun umudunu örgütleyenler hükümet olup başarılarını taçlandırdılar.  Beklentiler kimi zaman maniple edildi, kimi zaman basının da eşlik ettiği bir koro  beklentilere çare bulmaya, umut sunmaya çalıştı. Değişmeyen tek şey, beklentilerin etkilediği, beklendiler odaklanan yığın hareketinin ortaya koyduğu çarpık, anlaşılmaz ve adil olmayan bir sonuç oldu.

Elinde iki anahtarla meydanlarda, ev ve araba vaat edip bu özlem içinde olan ve toplumun büyük bir kesimini oluşturan insanları kandıranlar, uğradıkları her ilçeyi il yapmak vaadiyle aldatanlar, 500 günde enflasyonu indirmek için söz verip, ilk fırsatta Çankaya’ya kapak atanlar, futbol sevgisini suiistimal edip, takımları üst kümlere çıkartanlar “ dün dündür, bugün de bugün” pişkinliğinin en ilgi çekici ve oya tahvil edilebilen umut sömürüsüydü.

Yoksulluktan kıvranan ve geleceğinden umudunu kesen halkı aldatmanın en kolay konularıydı bunlar. Hele ekonomi konularında ellerinde kağıt kalemlerle, bol sıfırlı ve sadece kafa karıştırmaya yarayan rakamlarla konuşmak en büyük meziyet sayılıyordu.  Siyaset ve onun acar kadroları, Kürt Sorunu’na çözüm dışında  bütün katmanlarıyla Türkiye toplumunun yüz yüze bulunduğu her sorununa aynı omurgasızlık ve sorumsuzlukla çare buluyordu.
Kürt sorunu bir tabu ve fincancı katırlarını ürküten bir mesele olmamış olsaydı, sırf bu oy avcılığı nedeniyle kağıt üzerinde de olsa diğer bütün sorunlar gibi çözüme kavuşmuş olacaktı!

Hatırladığım şu ki; son 30 yıllık öykünün meydanlarla ilgili bölümü böyle özetlenebilir. “Halkın derdi neyse onun için çare ol” Hiç kuşkusuz ki, bu siyaset Türkiye’ de çok ustaca yürütüldü. Hele tarım politikasında, özellikle de alım ve destekleme fiyatlarının tartışıldığı platformlar evlere şenlik bir komiklikteydi.

Yukarıda anlatmaya çalıştığım bu tablo, 30 yıl içinde seçim adedi kadar yaklaşık olarak 7-8 defa tekrarlandı. Her seferinde de işe yaradı. Çünkü seçim süreçleri en çok 4-5 ay içinde ambalajlanıp rafa kaldırıldığı için, halkın hafızasında hiçbir derin iz bırakmıyordu. Siyaset cambazı hedefine kavuşurken, halk evine dönüp, dertleriyle baş başa kalıyordu. Ne yazık ki, meydanlar boşaldığında bu tablo da hiç değişmedi. Demokrasi yokluğu ve ekonomik sorunların pençesindeki halk, “onun için tasarlanan her beklentiye” sarılmak dışında bir seçenek göremedi. Böylece beklentiler üzerine bina edilen siyaset her hal ve şartta “değer” gördü, oya dönüştü.

Toplum, eğrisini doğrusunu tartışmadan, önüne çıkarılan vaat demetine her seferinde başka zayıf noktası nedeniyle aldanıyor, ona biçilen bu rolü oynamak zorunda bırakılıyordu. Üzülerek belirtmeliyim ki, bugün de durum böyledir. Ne demokrasi sorunu, ne insan hak ve özgürlükleri sorunu, ne de Kürt sorununun adil, demokratik ve barışçı çözümü, hiç biri sosyal ve ekonomik problem argümanları (Dönemin ihtiyaçları, işsizlik, enflasyon, maaş zammı beklentisi v.d. gibi) kadar toplumun genel beklentisine dönüşemedi. Bu argümanların yalan ve demagojiye dayanması, sorunlara köklü ve esaslı çözümler getirilmemiş olması hiç de önemli olmadı. Hep birlikte unutmaya ve yeniden beklenti içine girmeye o kadar alıştık ki, “ dün dündür, bugün de bugün” safsatasına biz de inandık.

Bugünkü durumun en yakın örneği de, AKP iktidarının vaatleri ve yaptıklarına rağmen, bugün de tek başına iktidar olabilecek bir desteğe sahip görünmesidir. (Son kamuoyu yoklamaları böyle söylemektedir.)

Şu halde tarihe not düşmek ya da tarihi bilmek veya hatırlamak çok işe yaramamaktadır. Beklenti içindeki toplumların önüne serdiğiniz en zayıf bir umut kırıntısı dahi, onların arkanızdan sürüklenmesine, en basitinden size oy vermesine yetebiliyor.

Bu tablo Kürt halkı bakımından daha kolay ve belirgindir. Kürt halkının umutlu olmak istediği bir dolu problemi ve pek çok beklentisi var. Unutmamalıyız ki, Türkiye’nin en yoksul ve daha az eğitimli kesimini Kürtler oluşturuyor.

Şimdi seçimler yaklaşmışken başka bir beklenti de Kürt hareketinde oluşuyor, nitelik olarak yukarıda belirtmeye çalıştığım umudu örgütleme arayışlarından farklı da olsa, “beklenti” noktasında benzerlik taşıyor. Kürt kesiminin en güçlü politik örgütü, son iki seçimdir barajı aşamıyor. Aldığı sonuçlar, barajı aşması için oylarını ikiye katlamasını gerektiriyor. Bu da, mevcut koşullarda zor görünüyor.

Diğer yandan son on beş yıldır Kürt ve Türk muhalefeti barajı aşabilmek açısından doğru düzgün bir seçim ittifakı anlayışını önlerine koyamadığı için bu sorun on beş yıl sonra
(Baraj sorunu) aynı noktadadır. İnancım o ki, Kürt ve Türk muhalefetinin barajı aşma potansiyeli bugün de mevcuttur.
1995 Aralık Genel Seçimleri’nde oluşturulan Emek Barış ve Özgürlük Bloğu (EBÖB) iyi bir deneyim olmasına ve bugünlere dönük (Baraj sorununu da aşmayı amaçlamak) bir işbirliğini öngörmesine rağmen, hem seçim süreci boyunca iyi işletilemedi, hem de uzak görüşlü olunamadığı için, seçimlerden hemen sonra, küçük hesaplar ve kısır çekişmeler nedeniyle görevini bitirmek zorunda kaldı.

Denebilir ki, bu on beş yıllın en önemli Seçim işbirliği, Türk demokrasi güçlerini ve Kürt demokratik muhalefetini önemli ölçüde temsil etmesi bakımından EBÖB’tü. Ancak bilinen nedenlerle bu birlik zemini sürdürülemedi. EBÖB’ ü değerlendirmek başka bir yazının konusu olacak kadar önemli bulduğumdan, konuyla ilgisi olması bakımından kısaca söz ettim.

 Bu tarihten sonraki seçimlerde izlenen yol bellidir; her parti kendi çizdiği rotada siyaset yapmıştır. Buna hakkımız olduğu kadar, bu normal bir durumdur, anlaşılır bir iştir. Fakat bir barikat gibi önümüze örülen seçim barajına karşı mücadele söz konusu olunca hakkımız olan ve normal görünen her partinin kendi kulvarında yürümesi, ağır bir yük ve gereksiz bir lükse dönüşüyor.  Bu duruma ortak siyaset anlayışı belirleyememe ve birbirimize ısrarla uzak duruşumuzu kanıksamayı da eklediğimizde gerisini siz düşünün. Muhalefetin ahvalini. Mücadele azmini, kararlılık ve iddiasını.

Seçim meydanlarını kullanmak ve propaganda fırsatından yararlanmak dışında, toplamda iki buçuk milyona varan oyu parlamentoya yansıtamıyoruz. Sadece böyle bir kazanımdan olmuyoruz. Aynı zamanda ayrı konumlanış bizi birbirimizden uzaklaştırıyor, iş birliği ve ortak çalışma arzumuzu azaltıyor. Bugün içinde bulunduğumuz durum budur.Yan yana ve bir arada pek çok işi birlikte yapabilme olanağımız olmasına rağmen, her gün birbirimizden daha da uzaklaşıyoruz. Konjüktürel kimi nedenlere rağmen, -Türk sosyalistleri, devrimci ve demokratlar ile Kürt demokratik muhalefetinin ABD ve Irak problemine bakışındaki farklılığına rağmen- ortak tutum olanağı vardır. Henüz bu fırsatı kaçırmadığımızı da belirtmek istiyorum. Kürt ulusal sorununun çözümüne hizmet eden ve Demokrasi sorununu çözmeyi amaçlayan ciddi ve gerçekçi bir programı önümüze koyma becerisi gösterirsek bu önemli fırsatı etkin bir biçimde kullanabiliriz.

Buradan, seçim bağlamında, Kürt demokratik muhalefetinin tutumuna dönersek, söylenecek iki temel nokta var: Bir, Kürt halkı özellikle baraj nedeniyle Bağımsız aday istemektedir. İki, Kürt partilerinin işbirliği yapması beklenmektedir. Bu iki istem de, giderek yaygın hale geldi, getiriliyor.

 Bağımsız aday ve işbirliği beklentisi gerçekçi midir? Halkın önemli bir bölümü tarafından arzu edilen bu adımlar atılacak mı? Parti meclisimizin işaret ettiği Kürt Seçim Bloğu oluşacak mı? Partileri sadece milletvekili seçtirmek kaygısıyla seçim platformlarından uzak tutmak, niteliği ne olursa olsun programlar, partiler yerine bireyler için oy istemek doğru mu? Partiler için en belirgin kazanım ve en etkin muhalefet alanı parlamento mu?

Önce şu bağımsız adaylarla seçime girmeyi değerlendirelim. Sanıldığı gibi bağımsız adaylarla seçime girildiğinde 40-50 hatta 60 milletvekili çıkarılacak mı? Biliyoruz ki, bağımsız adaylarla seçime girme beklentisi içinde olanların büyük bir bölümünün amacı Kürt kimlikli ve Kürt halkının ulusal taleplerini dillendiren isimleri milletvekili seçtirmektir. Bu nedenle sayılar önem kazanıyor. Söz konusu olan bir seçim programı etrafında buluşmak ve bunu bağımsız adaylar marifetiyle toplumla paylaşmak olunca en az 30 seçim çevresinde aday çıkarmak gerekmektedir. Zira bağımsız aday seçeneği, partilerin ittifakı gereği olacağından, ortak bir seçim beyannamesiyle seçim  süreci, aynı zamanda  bir platform olarak da değerlendirilebilir. Ancak bu seçenek hem çok zor, hem de aday isimleri öne çıkacağından bütünlüklü bir siyaset programı yürütmek ve iyi bir seçim stratejisi yönetmek bakımından problemli görünmektedir.

Her ilde seçim çevresi barajı o ildeki seçmen sayısına göre değişim göstermektedir. Sözgelimi Tunceli’de 16-17 bin oyla milletvekili seçtirmek olanaklıyken, Diyarbakır’da 35-40 bin oy, İstanbul’da 50-60 bin oy gerekecektir. Barajı aşan partilerin sayısı arttıkça alınması gereken oy daha da artacaktır. Partiler bakımından bu sayı düştükçe, seçilmek için gereken oy miktarı çok daha az olacaktır. Böylesi bir orantı söz konusu.

Öte yandan bağımsız adaylar tercihinin teknik olarak çok daha iyi düzenlenmesi ve organize olunması gibi ilave sorunları var. Adayların seçmen kitlesi tarafından özümsenmesi ise, gelecekteki işbirlikleri açısından oldukça önemli bir sorundur. Zira Kürt partilerinin tabanı, uzun bir süredir birbirinden uzak ve birbirine eleştirel yaklaşmaktadır. Özellikle Kürt ulusal sorununun çözüm modeli konusundaki temel ayrılıklar ve siyaset anlayışı bu olumsuzluğu derinleştirmektedir. Yıllara dayanan bu ayrı duruş sorunu, Kürt ulusal sorunun çözümüne ilişkin derinleşen politik yaklaşım, sade ve yalın bir seçim ittifakıyla ya da herhangi bir  ortak iş yapmakla aşılabilir mi?

Bilgi, birikim ve seçmen profili, kimi seçim çevrelerini doğru ve verimli bir şekilde tanzim etmeye yetecek mi? Sözgelimi Diyarbakır’da, DTP oy potansiyelini, bu durumla mütenasip bir şekilde değerlendirilebilecek mi? Diyarbakır genelinde alabileceği oy miktarını 4 ya da 5 bölgeye dağıtabilecek mi? DTP tabanından gelmeyen ve bu sürece muhalif parti ve çevrelerin gösterdiği adaylar, DTP tabanınca kabul görecek mi? Adayların sayısal dağılımı, hangi kriter esas alınarak gerçekleşecek ? Ya da biz aday gösterelim halkımız zaten bize oy verecek diye mi düşünüyoruz? Sn. Melik FIRAT tanınmış bir Kürt şahsiyeti olmasına ve Hak-Par gibi bir partinin genel başkanı olmasına rağmen, neden bağımsız aday olarak destek görmedi ? Diyarbakır’da Melik beyden sekiz bin oyu esirgeyen seçmen eğilimi, 35-40 bin oyu nasıl ve hangi değişkenler ışığında başka bir Hak-Par’ lıya akıtacak? Birlik esprisinin büyüsü, yalların biriktirdiği ön yargıları ve temel politikalardaki ayrılıklara dayanan karşı siyasetin izlerini silip, etkisini kırabilecek mi?

Adaylar tespit edilirken, parti ve çevrelerin gücüne mi bakılacak,  yoksa bu da düşünülerek daha ortak bir tutum mu sergilenecek ? Ya da Kürt ulusal sorununu parlamento zemininde tartışmak  mı esas alınacak? Adayların hangi partiden ve sayısal olarak hangi oranda seçilmiş olduğuna bakılmayacak mı?  Milletvekilliğinin  parıltılı ve şaşaalı büyüsü, bireysel arzu ve beklentilerimiz yerine Kürt halkının çıkarlarından yana tavır takınmamıza izin verecek mi? Bağımsız adaylar, seçildikten sonra partilerine dönecekler mi? Parlamentonun ehlileştirmesine kaç kişi, ne kadar karşı durabilecek? Yukarıdaki sorular ve kuşkular listesini uzatabiliriz. Sözgelimi partimiz Hak-Par açısından oluşabilecek bir tahribat, nasıl bir kazanımla dengelenebilecektir. Kendi adına seçime katılmayan partimiz bu hakkını feda ederken, kaç kişiyi ve kimleri parlamentoya taşırsa bu durumu bir kazanım sayacak. Parlamentoda temsil edilmekle, örgütümüzün yüz yüze bulunduğu sorunları çözebilecek mi ?

Doğrusunu söylemek gerekirse, her türlü seçim ittifakı arayışı boşa çıkmış bir DTP için bağımsız adaylarla seçime girmek, doğru bulmasam da bana çok ters gelmemektedir. Ancak DTP’ nin kararlarına diyecek bir şeyimin olmadığının, her partinin kendi ihtiyaçları doğrultusunda karar verme hakkı olduğunun bilinmesi gerekir.  Bir durum tespiti bakımından DTP ve Hak-Par’ın aynı ihtiyaçlar ve örgütlülük düzeyi içinde olmadığını vurgulamak açısından bir mukayese yapmak gereği duyuyorum.
Henüz yapması gereken pek çok işi ve farklı bir temel hat iddiası olan partimizin, gündemindeki tek tercih olmasa bile, seçim platformunu bu seçenekle düşünmesi çok büyük bir tahribat anlamına gelebilir. Bunun için, bir önceki seçimde yaşadıklarımız ve aldığımız sonuçtan sonraki durumuzu hatırlamak yeterli olur bence.

NOT : Bu yazımın uzun olması nedeniyle, yazının birkaç bölüm olarak yayınlanmasını uygun gördüm. 16.04.2007

Ümit TEKTAŞ'ın Eski Yazıları

MİLLİYETÇİLİK

KURULTAYA GİDERKEN HAK-PAR

 

 

BASINDA HAK-PAR
Genel Merkez : Menekşe 2. Sk. 33/7 Kızılay / ANKARA Tlf: 0 312 418 23 40 - hakpar1@hotmail.com - hakpar@hakpar.org.tr
                            Diclekent Bulvarı Yayla Sitesi A/Blok D:2 Kayapınar / DİYARBAKIR Tlf : 0 412 237 88 94