|
Eleştirinin sefaleti ve gecikmiş eleştiriler üzerine bu yazıyı kaleme aldığımda, toplum hafızasının trajik bir biçimde nasıl da balık hafızasına dönüştüğü aklıma geldi. Unutmak, dönüp gelip gene unutmak. Birey olarak, parti olarak toplum olarak unutmak. İçinde insanın olduğu her alanda unutmak.
Eleştiri nedir? Kritik mi, tenkit mi?
Her ikisi birden mi? Uzayıp giden karşı siyaset dili mi? Analitik bakış açısı mı, siyasetin genel esaslarını, analize ve karşı siyasete feda etmek mi?
Eleştirinin kaynağı sanat ve edebiyattır. Felsefe ve siyasetle de sarsılmaz bağları vardır. Siyaset eleştirisi hem sefildir, hem de yansız değil. Felsefe de ise; vicdansız ve karmaşıktır. Polemiğe ve o anın koşullarına esir düşmüştür. Çoğu zaman soyuttur.
Türkçe sözlüklerde, edebiyat ve sanat eleştirileri tartışmalarında, bakın eleştiri nasıl yorumlanmakta;
“Eleştiri bir bilim değildir. Böyle olunca da duygusallık ve çıkar çatışmaları her zaman eleştiriyi boşlukta bırakmaya tutsak edecektir.”
“Bir sanat ve fikir veriminin özünü, yapısını, değerli-değersiz yönlerini irdeleyen ya da bazı kimselerin, kurumların toplum karşısındaki tutum ve eğilimlerini eleştiren; bunların, toplumun gelişim düzeyine uyup uymadıklarını belgeler ve örneklerle belirten gazete ve dergi yazıları da eleştiri sayılır.”
Peki, biz de nasıl yapılıyor bu iş? Eleştirinin dayanağı, ölçüsü nedir?
Hak getire!
Eleştiri bağlamında kendi durumumuza dönersek;
Partimizin seçim politikası netleştikten ve seçimlere katılmayacağı açıklandıktan sonra bize yöneltilen eleştirilerin ardı arkası kesilmiyor. Söz konusu eleştiri olunca ne ölçü, ne denge ve ne de vicdan kalmıyor. Vurun abalıya misali, şimdiye kadar sus pus olanlar, seçim siyaseti üzerine tek kelime yazmayanlar, bülbül gibi şakımaya, yılların siyasetçisi gibi taktik ve stratejiler ortaya koymaya başladılar. Bu eleştirilerden bazıları ise pratik alandan uzak, diaspora ve başka merkezlerden yöneltiliyor. Partimizin seçim politikasını eleştirmek, elbette seçimden beklentisi olan her seçmen gibi Kürt siyasetçilerinin de hakkı. Denebilir ki, seçim siyasetimiz büyük ölçüde de bu eleştirileri hak ediyor. Mesele, zamanlama ve etki bakımından eleştirinin doğru yere oturup oturmaması.
Bir partiyi ve onun politikalarını eleştirmek normal işlerden biridir. Hem de rutin ve gereklidir. Zira her seçmen, partiler hakkında, sadece seçmen kimliği nedeniyle de olsa değerlendirme yapma hakkına sahiptir. Parti üyelerinin ve siyasal kadroların sorumluluğu ise daha başkadır. Bu kesimler; hiçbir görev noktasında olmasalar da, sorumlu davranmak, tutarlı olmak zorundadırlar.
Gerçekçi ve objektif davranmak, başta halka ve kendimize karşı dürüst olmak, açık davranmak ve güven duygusu içinde olmak kılavuzumuz olmalı.
Hiçbir siyasal sorumluluk Kürt hareketinin politik yapılarını birbirinden uzaklaştıran, ayrılıkları derinleştiren, gelecekte bir arada ve beraber sorumluluk üstlenmeyi zorlaştıran eleştiri metodunu haklı göremez.
Bizde durum böyle mi? Yazık ki hayır!
Bir kere, birlikte iş ve güç birliği yaptığımız, her gün yüz yüze baktığımız ortaklarımızı, aynı uğurda çaba sarf ettiğimiz, birlikte aynı kurulları paylaştığımız kimseleri, çağımızın yeni buluşu olan İnternet Siteleri’nde eleştirmekten vazgeçemedik. Ben daha çok haklıyım ve daha fazla Kürdüm yarışını çok istekli ve büyük bir hırsla koşuyoruz.
Doğrusunu isterseniz bu tarz tutum takınan siyasetçiye, başarılar dilemekten başka bir şey söyleyemiyorum.
Diğer taraftan, hiç centilmen değiliz, baskı ve zora duyduğumuz öfke, birbirimize sevgiyle yaklaşmamızı engelleyecek kadar kin duygusuna kaptırmıştır bizi.
Pes dedirtecek kadar çok seviyoruz polemiği. Bir de geçmiş referanslara tutkuyla bağlılığımız var ki, değmeyin gitsin.
Öyleyken başarı ve etki bekliyoruz.
Dört ya da beş yılda bir seçim gündemimize gelir, her parti, her çevre hatta her birey olarak, ayrı bir seçim politikasından söz ederiz. Hepimizin seçim siyaseti başka olur. Herkesin ortak bir programa ihtiyaç duyduğu bir politik atmosferde, ayrılıkları çoğaltmaya teşne oluruz. Bunun için ise, en uç fikirlere dahi çanak tutarız, yeni bir keşif gibi onlara sarılırız. Bir partide birlikte ve omuz omuza çalışmak konusunda da, ayrılıklar listemiz, Diyarbakır’da kullanılacak oy pusulası kadar uzundur. (Hatırlanacağı gibi, Diyarbakır’da bağımsız aday çokluğu nedeniyle oy pusulasının 2.15 m uzunluğunda olacağı söyleniyor.)
Hoşgörüden ve uzlaşma kültüründen çok uzağız.
Kasımlo, “ Kürtler için bir düşman çoktur, bin dost azdır” diyerek, Kürtlerin düşmanlardan gördüğü zararı, uzlaşma kültürüne ve dostluğa duyduğu ihtiyacı orta yere seriyordu.
Yazık ki, uzlaşma kültürü bize yabancı. Kendimize yetiyoruz. Bizim için üç, beş, on kişi olmamız, dert değil. Bin kişi dahi olsak, bir eksiksek biz tamam değiliz, “bir” değiliz diyemiyoruz.
Ayrılık türkülerini çok seviyoruz. Her gün kol kola olduğumuz kimseleri eleştirmek ve onlardan hoşnut olmadığımız anlatmak ilgimizi çekiyor.
Hep söylerim; Ankara’da yaşadığım on dört yıl içinde karşılaştığım eleştiriler, Diyarbakır’da bir yılda duyduğum ya da tanık olduğum eleştirilerden daha çok değildi.
Diyarbakır politik atmosferi sert bir kent. İddialı kadroların çokça bulunduğu bir yer. Güçlü bir devrimci damarı, yığınsal nitelikte yurtsever görüntüsü var. Diyarbakır’daki siyaset belki bu yüzden geçmişinden kurtulamıyor.
Geçmişimiz bizi teçhiz ve tahkim edeceğine, bize ayak bağı oluyor.
Kürtler geçmişleriyle hesaplaşmaktan ve ayrılıkları derinleştirmek çabasından dolayı, geleceği kuracak, umudu örgütleyecek enerjiyi ve gücü bulamıyor.
Eleştiri ve şikayeti seviyoruz. Kendimizi sorgulamak ve karamsar tablolar çizmekte üstümüze yok.
Bundandır ki, eleştirimiz sefil ve perişandır. Hem de polemik üzerine kurulmuştur. En güçlü dayanakları, dünün kavgaları, hesaplaşma ve içi kemiren argümanlardır. Düne takılmaktan, geleceğe bakamıyor, geleceği okuyamıyoruz.
Burnumuzun dibindeki değerleri göremediğimiz için, geleceği görmek konusunda gerekli yeteneği gösteremiyoruz. Karamsar olduğumuz için umutlu olmamızı gerektiren nedenleri göremiyoruz.
Hermann Hesse, bir roman kahramanına “görmek” üzerine sayfalarca söz söyletiyor. Karamsarlık ve umut etmek arasındaki tüketici ayrıma, mutlulukla hayatın içindeki değerleri görmek arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor.
Sıkça söylenen bir sözdür; bardağın hangi yarısını görüyoruz, boş olan yarısını mı, dolu olan diğer yarısını mı? Bir ağacı kritik etmekten dolayı yorulduğumuz için, koca bir ormanı göremiyoruz. Takıldığımız bir noktadan hayata bakmayı alışkanlık edindik.
Bazen birine duyduğumuz tepki, şekillenmiş bir organa tepki, herhangi bir karara tepki, siyasal duruşumuzun yerini tayin etmeye yetiyor. Sırf bu nedenle dün sıkıca sarıldığımız politikaya, bugün küçük bir nedenden dolayı sırtımızı çeviriyoruz. Bunu yaparken toplumla bağlarımızın önemini unutuyoruz. Kendimizi unutuyoruz. Kendimize güvenmenin, birbirimize güvenmenin, topluma da güven verdiği gerçeğini göz ardı ediyoruz.
Büyülü laflar ederek, genel doğrulara sarılarak güven arayışına giriyoruz. Çünkü biliyoruz, “hafızayı beşer nisyan ile maluldür.” Balık hafızalı olmasak da, biz de hemen unutuyoruz.
Olmadı, beğenmedik, hadi yeniden. Sadece sözcük olarak “yeni” deyip yola koyulalım.
Orta yerde duran birlik projelerine sırtımızı dönüyor, bulunduğumuz yerden birlik çağrısı yapıyoruz. Olmadı, bu kurumların eksikler listesini uzatarak, eleştiri silahına sarılıyoruz. Tutumuzun ne anlama geldiğini görmeden, önünü, arkasını hesaplamadan yeniden “Birlik” deriz. “Bir” olmamak için, bin bir dereden su getirerek, “birlik” oluşturacağımız hayaline kapılırız.
Ayrılık türkülerini sevdiğimiz kadar, tutarlı davranmaya değer versek, tutarlılığı önemsesek daha iyi olmaz mıydı?
Eleştiri ya bunun adı, bu gün buluyoruz bir ayrılık bahanesini, hemen aynı gün ayrıldıklarımıza “birlik” çağrısı yapıyoruz.
Eleştirinin sefalet bu ya! Grup kuruyoruz, grupçuları eleştiriyoruz. Eğer bu çok tutmazsa, bu kez birbirimizi eleştiriyoruz.
Balık en çok üç saniye hafızasını canlı tutabiliyor, bu nedenle akvaryumda bile izlediği yol bakımından şaşılacak hamleler yapıyor. Hatta art arda gönderilen yemi, az önce yediklerini unutarak, yeniymiş gibi yeniden yiyor.
Biraz tutarlı davransak, kendimize ayna tutsak fena mı olurdu? 10.06.2007
Ümit TEKTAŞ'ın Eski Yazıları
ONURA TUTUNMAK
SULAR DURULMUYOR
HOŞ GELDİN TEVKURD
SÜNGÜ GÜCÜ, DİPÇİK ZORU
ORTAK BAĞIMSIZ ADAY
SİYASET VE SİYASET YÖNETİMİ
ANKARA OYUNLARI VE CUMHURİYET MİTİNGLERİ
TARİHE NOT DÜŞMEK ( I )
MİLLİYETÇİLİK
KURULTAYA GİDERKEN HAK-PAR
|