Orta çağ mı ? Özgür ve demokratik bir ülke mi ? |

Mozambik Kurtuluş lideri Mondlande (ismini doğru yazmamış olabilirim) yazdığı eserde "Beyazlar ülkemize geldiği zaman,onların İncili vardı. Bizim ise toprağımız. Şimdi ise onların toprağı var; bizim ise İncilimiz." Yine der ki, "Beyazlar halkımızın bir kısmına İncili, diğer bir kısmına Kur'anı ve diğer dinleri öğretti. Bunun ne demek olduğunu Kurtuluş savaşına başlarken, halkımızın bölündüğünü, birleştirmek için çok emek sarf ettiğini yaşadık."
Bu örneği yakın tarihte Irak'ta görebiliyoruz. Saddam'ın o canavarca yönetimini unutmuşlar "şiiler ve suniler" olarak ikiye bölünmüş, birbirlerini acımasız şekilde katledip, Saddam rejimini çoktan unutmuşlar. El ele verip demokratik bir şekilde beraber ve güzelce yaşama yerine birbirlerini boğazlıyorlar "Barbarca"!
AKP Saadet partisini silip iktidara gelince eski bir Erbakancı'ya sordum. "Piriniz Erbakan'a ne ettiniz, nedir bu yaptığınız, ne oluyor?" dedim. O da başladı buna karşılık bir hikaye anlattı.
"Hazreti İsa döneminde havariler Hıristiyan öğretisini yaymak için, bir havariyi komşu ülkeye gönderir. Havari, yani bu kelam ve öğreti elçisi gittiği ülkede hemen başlamış kralı ve putları kötülemeye ve onları tanrı yoluna davet etmiş. Bunu duyan kral emir verip bu havariyi hemen zindana attırmış"
Epey zaman geçmiş, söz konusu ülkeye gönderilen havariden ses seda çıkmamış. Birini daha göndermişler. Bu havari gidince bir ayakkabıcının yanında çırak olarak işe başlamış. Ustasının lafını çok iyi dinler, işini çok güzel yapar, gelen her müşterinin gönlünü fethedermiş. Gel zaman git zaman bu çırak çok sevilmiş. Kendi başına dükkan açmış, sağlamlığı ve saygısıyla herkesin gönlüne girmiş, kısa zamanda çok zengin olmuş. Derken sarayın kimi işlerini de almış; bu fırsatla vezirlerin dostluğunu ve sonra Kralın güvenini de kazanmış. Kralla çok samimi olmuşlar. Bir gün Kral'a demiş "Sayın Kralım, gözüme ilişti, defterlerde birinin suçunu okudum. Size ve Tapınaklara saygısızlıktan dolayı zindana atmışsınız. Siz böyle boş konuşan bir kişiyi ciddiye alıp sanki ürkmüşsünüz. Sizin gibi kral nasıl bunu ciddiye alır? Yerinizde olsam hemen bunu salıverirdim. Kral da şişmiş ve doğru dersin demiş, emir verip havariyi salıvermiş. Bizimki günden güne nam salmış, zengin olmuş, sarayın tüm ekibinin güvenini kazanmış ve yanına çekmiş. Daha sonra saray ekibiyle birlikte kralı tahtından atmış, putları kırdırıp, Hıristiyan öğretisini kabul ettirmiş.
"İşte birinci Havari aceleci Erbakan'dı. İkinci Havari Erdoğan..Kemalistler ve orduyla böyle baş edilir."
Erbakancı dostumun bana anlattığı ve hikayeden ve çıkarsadığı buydu.
Hikaye ne kadar doğrudur bilemem. Nihayetinde her hikaye bir doğruyu işarette mülhemdir. Yaşanan anda ders çıkarmakta hikayeler işe yarar.
1952'lerden sonra ABD ve Batılı ülkeler Müslüman Ülkelerde "Yeşil Kuşak" diye bir akım oluşturdular. Amaç; yoksul kesim din ve ibadetle uğraşsınlar ki; sol – daha çok da komünist- muhalefete katılmasınlar ve rejim yıkılmasın.
1975'lerden sonra ABD CİA eski Başkanı emekli olunca bir açıklaması yapmıştı."Biz bize bağlı, çıkarımız olan ülkelerde,kontrgerilla teşkilatları kurarız. O ülkelerdeki yöneticileri uyursa biz o ülkede kargaşalıklar yaratıp, rejim tehlikeye girmeden, gelişen muhalefeti, kontrol edebilsinler diye erken eylemler yaptırırız.”
Kuşkusuz zamanla bu yöntemler ve aktörler değişti. Dünyadaki değişimler ve çıkar çevrelerin rolleri değişti.
12 Eylül Faşist derbesiyle,"sol" korkusundan dolayı cuntacılar dine sarıldı. Dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evran Manisa'da yaptığı mitingde "Sevgili Manisalılar, benim babam bir imamdı. Ben bir imam çocuğuyum. İmamları göreve çağırıyorum; dinimize, halkımıza sahip çıksın…" demişti. Yine Mardin Tugay komutanı tüm muhtarlar ve imamları toplayarak "Kuran kursları açın, halkımıza islam dinini öğretin" demişti ve her tarafta Kur'an kursları açılmıştı. Milli Eğitim'de İmam hatip okullarına ağırlık verildi ve bolca okul açıldı.
Geldiğimiz bu aşamada 170-180 bin arasında olan cami ve mescite karışılık 5 (beş) milyon civarında imam hatip mezunu verildi. Boşta kalan imam hatip çıkışlı kültürlü insanlar devlet memuru yapıldı ya da toplumda ideolojik saplamalar içine girdi. Cemaatlar ve örgütler kurdular. Kökten dinciliğin ham maddesi ve unsurları oldular. Tarikatlar çığ gibi büyüdü.
Kürdistan'da ulusal mücadele hareketi gelişince "Hizbullah" ismiyle eski "kontra" çizgisiyle Kürd ulusal mücadelsinin önüne barikat çekilmek istendi. Bu olay sadece Kürdistan değil, tüm otoriter gerici ortadoğu ülkelerinde geliştirildi ve örgütlendirildi. Bu sefer ipler ortadoğu yerel gericilerin elinde oldu."Hizbullah", "El Ensar", "El kaide", "Hamas" gibi isimlerle aynı kamp ve cepheler oluşturuldu.
Aslında bu gericiliğin temelleri soğuk savaş döneminde A.B.D ve Avrupa ülkeleri tarafından atılmıştı. Şimdi ise bu gericiler başlarına bela olunca temizlik için arayışatalar. S.S.C.B dağıldı. Dünya tek kutuplu oldu. Soğuk savaş dönemi kapandı. Globalleşen Dünyamız yeni ve farklı bir sürece girdi. Buna karşın özellikle islam ülkelerindeki gerici rejimler hala ayak diremeye devam ediyorlar.
Türkiye ise bu kozu çok güzel geliştirip besliyor. Bol bol cami inşa eden, kur'an kursları, ev toplantıları, çifte türban (ikili baş örtüsü) sembolleriyle önce şeklen ve daha sonra yaşamsal olarak bu pratikleri yerleştirmeye çalışıyorlar. “Masum” amaçlar adı altında bir sürü dernek ve vakıf kuruldu ve kurulmaya devam ediliyor.
Baş örtüsünü değiştirip ve özsel halinden çarpıtarak Türkiye'de şeriatçıların sembolü olan "Türban" şeklinde sokmaktadırlar. Bir kısım bayanlar türban takacak, bir kısmı takmayacak. Takanlara "Müslüman, "takmıyanlara "kafir" ya da batı uşağı gibi yakıştırmalar yapılacak. "Koministler" kırmızı elbise giyecek ya da kırmızı kurdele. Kürtler "Yeşil, kırmızı, sarı" renkli kurdele takacaklar. Faşistler" siyah" kurdele takacak. M.H.Pliler kurt resimli semboller... Bu sembol ve renkle anarşisiyle toplum kamplara bölünecek; birbirine hasım kutuplar haline gelecek bu halk çocukları ve böylece "parçala, böl, yönet" politikası ile yönetilecek…
İnsanlık tarihinde, çağdaş tarihte böyle olmaz. Başbakan sembollere yasak olmamalı, diyor. Peki bu ülkede sadece türban mı sembol? Var olan başka semboller için ne diyecek? Diğer farklı semboller için de aynı yaklaşıma sahip mi? Başbakan bunu açıklamalı.
Otobus ve minibüslerde para verilirken bu türbancılar el ele değdirmeden parayı yukardan sarkıtarak erkeklerin eline bırakmakta ve erkeklerin yanına oturmamaktadırlar. Telefon konuşmalarında iyi günler yerine, başlarken bitirirken "Selamü Aleyküm" demekteler! Kısaca görünen o ki yeni bir nesil, yeni bir yaşam türü geliştirilmektedir. Kültür değişiyor, ilişkiler biçimi ve dili değişiyor açıkça.
Tabii ki başörtüsü ile türbanı karıştırmıyoruz. Halkımız eskiden beri başını örtmektedir. Kadınlı erkekli, bu böyle. Kofi, tülbend, temezi ya da eşarp… Bunlar birer sembol değiller. Ama türban kökten dincilerin sembolüdür.Önce kılık kıyafetle, sonra bunları belli cemaatlara sokarak, topluca zikirler yaparak, kendilerini sağa sola sallayıp vurarak fikirlerini ve zikirlerini birleştirip bu yolla örgütlenmektedirler. Toplumda insanların karşı olduğu ve kaygıyla izlediği asıl mesele budur. Bütün bu olan bitene farklı anlamlar altında masuniyet yüklemek pek de inandırıcı ve samimi olmuyor.
Ramazan aylarında iki yüzlü oportinist demokrat yurtsever insanlar "oruca saygı" savsatasıyla oruç tutmadığını gizlemekte, oturdukları kahvelere sanki yüz kızartıcı suç işliyormuş gibi perde çektirmekte ve bu gerici akıma utanmadan kan vermektedirler.1300 yıllık arap gelenek ve kültürünü yaşatmaktadırlar. Demokrasiyi ve hoşgörü ölçüsünü kaçırıp başkasına karşı saygı savıyla, kendine olan saygıyı yitirmektedirler. Oysa ki bilmiyorlar ki veya düşünmuyorlar ki, Örümcek böceği gibi geleceklerinin çevresine sonradan kurtulmaları mümkün olmayan koca ağlar örmekteler.
Bunu bitirmiş gibi görünen T.C ve egemenleri bu sefer ikinci bir halkadan topluma yüklenmeye çalışıyor. Bu halka da "ALEVİLİK" tir. Aynı amaç ve yöntemle şimdi egemenler "Mozambikte" olduğu gibi Aleviliği geliştiriyor. Alevilik bir mezhep; geçmiş öğretilerden de esinlenerek İslam dininde genel öğreti sınırları içinde kendine özgü kimlik ve düşünceye ulaşmış ve yine kendi çerçevesinde farklı edim ve motifleri barındıran bir inanç türü. Herhangi inanç türlerinden, farklı ideolojilerden, toplumda savunucuları bulunan akli veya batini diğer inançlardan özel bir farkı yok. Astrolojiye, doğaya, hayvana, taşları koruyup kadim mezar ve kabirleri kutsayanlar da var bu ülkede. Sosyal ve siyasal anlamda da bir çok inanç türü var. Bunlar ideolojik de olsa kendini ifade etme özgürlüğüne sahip olmak istiyorlar. Bunların her birinin kendini ifade etme ve kendi düşünce ve inançlarına göre davranma hakları var. Demokratik bir toplumda zaten buna engel herhangi bir mekanizma ya da güç yoktur. Dolayısıyla Alevilik sorunu da Türkiye planında bir demokrasi sorunudur. Suni inanç sisteminin devlet içindeki ağırlığının yarattığı baskıdan muzdariptir Alevilik. Ne ulusal ve ne de siyasal sorundur. Siyasi amaç ve çıkarların yanılsattığı Alevi kesimi son yıllarda, arkalarına 1300 yıl önceki Hasan-Hüseyin'in fotoğrafını ve yanına da Atatürk'ün fotoğrafını alarak, bir marifetmiş gibi bunları öne çıkarıp göstererek toplumu bölmeye çalışmaktadırlar. Oysa Alevilerin yapması gereken bu değildir.
Bugün Aleviler iki temel sorunu birbirine karıştırarak yapmaktadırlar. Türkiye'de ve Kurdistan'da Alevilik beraberinde iki farklı temel nedeni tespit ederek motive olmalıdır. Kürd Alevilerinin sorunu Türkiye planında farklıdır, Kurdistan planında farklıdır. Türkiye'de Aleviler, evet, suni mezhebinin devlet içindeki ağırlığından dolayı baskı altındadır. Genel olarak Kürt ve Türk Alevilerinin bu durumda kesişen ortak noktası demokrasi mücadelesidir. Suni iktidarın demokratikleşmesidir. Öte yandan Kürd ve Kürdistanlı Alevilerin sorunu ulusal sorunun bir parçası olarak, yani orijine dayalı bir motivasyon olarak öne çıkarılmalı. Aleviler Kurdistan'da başta suni mezhebi olmak üzere herhangi bir mezhep ya da otoritenin baskısı altında değildirler. Aleviler Kürd oldukları ve Kurdistan ulusal demokratik mücadelesinin asli unsurları olduğu için baskı görüyorlar; görmüşlerdir. Kürd oldukları için katliamlar, sürgünler ve tarihsel trajediler yaşamışlardır. Hal böyleyken sorunu özünden çarpıtıp bu inanç kesimini TC devlet sisteminin, dolayısıyla iktidar mekanizmasının işbirlikçi ayağına çekmeye kalkmak sonu olmayan sahte politikalardır. Genel olarak Alevileri “temsil eden” kişi ve kurumların pek de sevimli gösterdikleri Mustafa Kemal kişiliği ve Kemalizmin politik öğretisi, kurbanın celladına aşık olmasına çekilmesinden başka bir anlam taşımamaktadır. Milli bir unsur olan ve aynı zamanda suni iktidar tarafından zulme uğramış olan Alevilik öğretisi ve kimliği, bu sahte gösterilerden kurtulmalıdır.
Bir kesime dinini, inancını ve bunlardan doğan insani ve kültürel ilişkileri kuşkusuz terk ettiremezsiniz. Benim de böyle bir yaklaşımım yok. Demem o ki, ortada gerçek durum bu iken ve Alevilere karşı tarihsel bakımdan suni devlet ve iktidarların politik yaklaşımları biliniyorken, Alevileri politik iktidar için kullanmağa çalışanlara prim ve fırsatların verilmemesidir.
Aleviler sistemle hesaplaşmalıdırlar. İki açıdan bu hesaplaşma gerekli ve doğrudur. Suni iktidar ve devletin bugüne kadar uyguladıkları kıyımlar; öte yandan Kürd olmalarından dolayı aynı şiddette uğradıkları ulusal baskı ve yaşadıkları sürgünler. Özellikle sistem temsilcileri ve stratejistlerinin onları manipüle eden yaklaşımlarına itibar etmemeliler.
Baytar Nuri'nin "Dersim" adlı belgesel eserini Aleviler ellerine alıp okuyarak olan biten konusunda hafızalarını tazelemelidirler. Anlatılanlar insanlık dışıdır; ürpertici ve bir o kadar utanç vericidir. Dünyada hiçbir hükümet ve sistemin politikalarında rastlanmayan bir vahşet yaşatılmış Alevilere, Kürdlere…Yüzlerce örnek var. Ama bu örnek bile tek başına yaşatılmış bu vahşetleri açıklamaya yeter: Hamile kadının karnındaki çocuğun kız mı, erkek mi, olduğu üzerine bir sigaraya iddiaya girip, kadının karnını yırtanlar bu sistemin emrindeki askerlerden başkaları değildi. Kadınlara tecavüzü bırakıp henüz ergen hale bile girmemiş genç kızlara tecavüz edenler de yine aynı zihniyetti. Bu pervasız keyfiyeti bu askerlere bu sistem ve devlet vermişti. Baytar Nuri'nin kızı Delal da bu genç kızlar arasındadır. Bu kızlar ırz ve namuslarını çiğnetmemek için saklandıkları dağların zirvelerindeki yüksek kayalardan kendilerini dipsiz uçurumlara atmayı tercih etmişlerdi. Alevi temsilcileri ve kurumları ne yazık ki bu tarihi vahşeti uygulayanların bu yönlerini görmek istememektedirler. Kürd Aleviler hep ulusal baskı hem de sahip oldukları öğreti gereğince bu tür mezalimlere ve tecavüzlere uğrarken Anadolu Aleviliği sadece öğretisinden dolayı kıyımlara uğruyordu. Anadolu Aleviliği suni sistemin yaşadıklarının hesaplaşmasını demokrasi sorunu içinde ele alma aklını öne çıkarmak zorundayken, Kürd Aleviler kendi sorunlarının çözümünü ulusal demokratik plan içinde ele alıp öne çıkarmak zorundalar.
Akıl izan böyle buyururken, insani görev ve sorumluluk bunu dayatmışken Alevilerin Kemalizmi savunmaları ve sisteme yaltaklanmaları iş mi? Hiç mi yüzleri kızarmıyor Aleviler adına bu misyonu bu şekilde üstlenenler! Seyid Rızaları, Ali Şerleri hiç mi tanımıyorlar?
20.Yüzyılda, sırtlara zincirlerle vurarak, alınlara kırmızı band sararak, yüksek bir histeriyle Kerbala diye haykırmak bu topluma ve insanlarına ne kazandırır?
Üstelik bütün bunlar çağdaşlık ve ilericilik adına yapılacak? Ey Alevi cemaatini temsil ettiğini iddia eden kör kişi ve kurumlar, yaptığınız bütün bu şahsiyetsizlikler, T.C'nin ve sistemin verdiği o ucuz rütbelere değer mi?
"Gelin Canlılar Bir Olalım" çağrısındaki o ulvi anlamdan uzaklaşarak sapıklarla ve hak tanımazlarla, inkarcı ve imhacılarla hiç bir olunur mu?
İyi düşünelim. Bütün bu yapılanlar unutmak mümkün değil. Unutulmamalı ve bugün de doğru hareket edilmeli. Sorunu yapay ya da manipüle edilmiş anlamlarla motivasyonlara dönüştürerek bu halkın farklı inanç guruplarını ve milli demokratik haklarını dejenere ettirip sistem işbirlikçiliğine çekemezsiniz. Ey Aleviler, pirler, dedeler; suniler, şeyhler ve seyidler, unutmayınız ki, bu coğrafyada Kürt sorunu çözülmeden inançlar,fikirler özgür olamaz.
30.01.2008
Şeref YALÇIN
AMED
|