|

Biz Kürtler bazı konuları ele alırken, sonuçlardan hareket etmeye başladık sanki… Konunun ya da sorunun başlangıcını bazen unutuyoruz ya da koparıp sonuçlarla yetinip ve çözümler üretiyoruz çoğu zaman. Bu da bilimsel ve gerçekçi olmayan bir yöntemdir.
Örneğin; "Ülkenin işgal ve ilhak edildiğini, tüm ulusal hakların( sosyal, kültürel, ekonomik, siyasal v.b) gasp edildiğini bazen unutuyoruz. Bizi yönetenlerin meşru olmadığını, bizim üzerimizde her türlü karar ve hakka sahip olmadığını" unutuyoruz. Başlıyoruz şu böyle yapılmalı, şunlar şöyle yapılmalıdır...şeklinde istek ve taleplerde bulunuyoruz. Zorla kaçırılan, kapatılan bir kadının üzerinde ne kadar o erkeğin hakkı olabilir? Bu evlilik, bu zoraki evlilik ne hukukidir, ne meşrudur ve ne de ahlakidir. Bu kadının zorla erkekten kurtulması için yapacağı her türlü hareket meşru ve masumanedir. Eşit koşullarda evliliğe karar vermişlerse boşanmaları da konulara ve toplum değerlerine uygun olmak zorundadır. Onları bu değerler ölçüsünde hareket etmeye çağırmak gerekir.
Örneğin; PKK' nin şiddet politikasını, itifaklar anlayışını, dünyaya bakışını, kısacası kürt sorununu çözme anlayışını benimsemeyebiliriz; ters veya yanlış olduğunu söyleyebiliriz. Zira devletin her türlü yönteme baş vurmasını hiç kimse haklı bulamaz. Avrupa Birliği'nin dediği gibi “Bu müdahale çok ters orantılı güçle oluyor.” Yine Yasemin Çongar'ın dediği gibi "Terörün bitmesi lazım, ama imha edilerek, öldürülerek değil.Unutmamak lazım; dağdaki o insanların anne ve babaları, yakın akrabaları doğu ve güneydoğu bölgesinde yaşıyorlar. Bunlar size dostça bakabilecek mi?" Evet bu çoçuklar, bu insanlar ağaç kökünden türememişler, yıldızlardan da gelmemişler. Bunları imha ederken televizyonlarda kahramanlık türküleri söyleyerek, bayraklar sallayarak göğüsleri kabartarak olmuyor. Bu dökülen kanlardan vampirler gibi zevk alarak olmuyor. Tarih boyunca bu ülkede, eşitliği, demokrasiyi, özgürlüğü savunanların kanı çok döküldü, doyulmadı mı? Ele ne geçti, neler çözüldü?...En büyük en kötü suçlu, bunları dağa çıkarma koşullarını yaratanlar ve sebeb olanlar değil mi?
Kürt sorunu kabul edilip adaletli, barışçıl ve eşitlikçi temelde, demokratik zeminde ele alınsaydı bunların hiç biri olmazdı. 12 Eylül 1980'den önce tek kişi dağda var mıydı? Hayır! 12 Eylül faşist darbesiyle taş üzerinde taş bırakılmadı. İnsanlar en acımasız şekilde katledilip, vahşice işkencelerden geçti. Darbenin diktatörü Kenan Evren, "Bunları asmasaydık da beslese miydik?" Şeklinde ölümleri savundu. On binlerce kişi işkencelerden geçti, pislik içinde yüzdürüldüler; canlı fare yedirildi, kadın erkek tecavüze uğradı, insanlar sakat bırakıldı; yüzlerce insan aklını yitirdi bu barbar uygulamalardan sonra… O vahşeti yaşayanlar, on binleri, yüz binleri buldu. Bu vahşi ve zülmü yaşıyanlar yöneticilerden nefret etti; hak ve adalete güvenleri kalmadı ve yolunu bulan bu kin bu öfke ve travmalarla birlikte dağa çıktlar. Ünlü D.Bakır 5 nolu Zindan işkencelerini kimse unutmadı. Unutmak mümkün de değildi: Ruhları darbelenmiş, onurları ayaklar altına alınmış, haysiyetleri tecavüze uğratılmış milyonların, bu adaletsiz ve insanlık dışı uygulamalara sessiz kalmaları beklenemezdi tabii ki! Çoğu bilenmiş öfke ve keskin kinleriyle dağları mekan seçti. Şiddete uğramışlardı, şiddetle karşılık vereceklerdi buna oralarda! Devletin pervasızca ve insafsızca uyguladığı şiddet öte tarafta karşıt bir şidet doğurdu. Şimdi kalkıp hiç bir şey olmamış gibi davranıp "Timsah göz yaşlarını akıtarak" insanlık alemini kandıramazsınız. Kürdistan'da devletin uyguladığı bu çağ dışı politikaların açtığı yaraları, tahrip edilen benlikleri ve bunun sonucu olarak kin ve öfkeyle yanan ruhları iyileştirip tatmin etmeden ortada duran bu felaketin yol açacağı şiddetli ve kanlı yıkımlardan kurtulamazsınız!
Evet, bu kanlar dökülüyorsa, masum insanlar ölüyorsa, bunun önlemini “modern”, yani daha çok insanı kısa yollardan öldüren silahlar almakla, daha çok bomba atmakla alamazsınız. 12 Eylül cellatlarından, silah kaçakçılarından, çetelerinden derin devleti açığa çıkarıp hesap sorarak ancak güven ve huzur ortamının yolu açılır. Oturup Kürtlerle birlikte insanlığa yaraşır bir şekilde, adeletli, eşitlikçi bir çözüm ortaya koyarak sorun çözülebilir.
Bu gencecik fidanların ölümü elbette hepimizin içini yaralamıştır. (D.Bakır olayı) Dağları bombalayıp,"dağda darbeyi vurduk, şimdi dağa çıkışı engellemek lazım" deyiminden sonra D.Bakır olayı oldu. Sanki yine "karanlık güçler devreye girdi". "İşte bunlar sizin de düşmanınız" dedirtmeye çalışıyorlar sanki. Arkadan cümbür cemaat D.Bakır'a gelip adeta bir şeyi ispatlamaya kaktılar. Bahçeli'nin dışında etkin devlet ve iktidar mekanizmalarını temsil eden askeri ve sivil siyasi erkan "Timsah göz yaşlarını" döküp gittiler.
Tabii ki, PKK kanadı da bu sonuçlardan pek masum değil! 12 askerin öldürülmesinden sonra, 8 esir askerin Güney Kürdistan'a götürülmesi "Guro Were mın bixe" misali adeta Türk ordusunu Güney Kürdistan'a (Kürt Federe Bölgesine) davet edilmesi, Aysel Tuğluk'un Radika'deki açıklamaları, Musul ve Kerkük'ün Misaki Milli sınırları içinde göstermeleri, seçim dönemindeki tutumlar "biz ilkel milliyetçilerle iş birliği yapıp kan vermeyiz" tesbit ve politikaları anlamlı ve manidardır. Tayip Erdoğan'a açık mektup yazılıp "Size sesleniyorum, size haykırıyorum. Irakta Talabani ve Barzani devlet kuruyorlar, Irak'ı parçalıyorlar .Yarın Türkiyeyide parçalıyacaklar. Bunları fırsat vermeyiniz...” diyeceksiniz, İstanbul'da yapılan mitinglerde "Kahrolsun A.B.D, Kahrolsun A.B diyeceksiniz; bir milyonu aşkın Kürd'ü katleden faşist Saddam rejimini yıkanlara ve Kürtlerin özgürlüğüne destek veren güçlere işgal kuvvetleri diyeceksiniz. T.Kürtlerine ilkel milliyetçi diyeceksiniz, güney kürtlerin yapılmasına aşiretçi diyeceksiniz! Peki geride kalan dost kim, düşman kim oluyor?
Kimin eli kimin cebinde "Belli olmayan" bir politika izlenmektedir. Açık ve belli olan bir şey vardır: ne T.C devletinin yaptıkları ve ne de PKK yada onları destekleyen çevrelerin Kürtlere fayda değil zarar getirdikleridir. Bütün bu arka planda yapılıp edildikten sonra önümüze konulanların Orta Doğu'ya ve bölge'ye huzur ve sükunet yerine olayları karmaşıklaştırmaya yönelik olduğu artık sır olmaktan çıkmıştır. Bu sorunun çözülmesi isteniyorsa, şiddet bırakılmalı. Kürdler demokratik siyaset yapabilecek ortama ve güvenceye sahip olmalılar. Bunun yolu, Pişmanlık Yasası şeklinde değil, yaraları sarma, barış ve huzur yasası gibi yumuşamaya hoş görüye, güvene açık bir söylem ve yasalardan geçer. Bu yasayla topyekun insanlar evlerine davet edilip, çok sakıncalı görünenler de süreli olarak başka ülkelerde ikametleri sağlanabilir. Böyle de olsa, sonuçta ve aynı zamanda bu sorun bir şekliyle masada konuşulacaktır. Bundan kaçmak mümkün değildir.
Ben Türkiye'deki yöneticilerin bu sağ duyuyu anlayıp kavrayacaklarına inanmıyorum. Ayda da Kürtler bir yerde yerleşip özgür olsalar, kendilerini yönetseler, Türkiye bütün varını yoğunu bırakıp onları yok etmeye çalışırlar diye düşünüyorum.
Hani bir hikaye var : "Adamın biri hep dua edip Allah'ım sen bana yardım et" dermiş. Allah da bir gün Cebrail'i göndermiş. Sor bakalım bu adam hep dua edip yardım ister, öğren bakalım, ne ister bu adam. Bir şartla ne isterse veririz, der. Cebrail gelir adama söyler. Adam Cebrail'in söylediklerinden pek memnun olmuş, sevinmiş, başlamış istekleri sıralamaya. Cebrail, tamam demiş, ama bütün bu isteklerin sahibi olman için Allah'ın bir şartı var. Şartı da şu: Sen ne istersen Allah komşuna iki mislisini verecek, iyi düşün. Bu son sözler üzerine adam duraksamış hemen. Bir ömürdür şu komşumdan nefret ediyorum; nasıl olur da benden iki misliyle ödüllendirilecek! Olacak iş değil, diye geçirir içinden. Kendisine verilecekler yanında komşusuna iki katının verileceğini her düşündükçe, durumu kabullenemez bir türlü. Peki ne yapmalı, ne istemeli buna mukabil, diye düşünmüş ve sonunda bulmuş bir yolunu: Ey Cebrail, demiş.Var git Allah'a söyle ki, bir gözümü kör etsin!
İşte Türkiye'yle, Kürtlerin meselesi böyle.
Dünya değişti. Soğuk savaş dönemi gerilerde kaldı. Kendimizi de toplumumuzu da o kültürden temizlemeli:
Çağdaş, demokratik, dünyamıza, insanlığa yaraşır bir gelecek hazırlamak zamanı gelmiştir. Savaş ve kan psikolojisinden kurtulup, sevgiyle şefkatle herkesi kendimiz gibi görüp saygı göstermek gerekir. Yıkılan, yakılan evler, dul kalan kadınlar, öksüz kalan çocuklar, sakat kalan, aç kalan insanlar, genç yaşta bir hiç uğruna canlı bedenini kaybedenle, doğaya ve güzelliklere değer vermeyen anlayışlar,bizlere bundan böyle farklı ne kazandıracak, göz yaşları ve acıdan başka?
Unutulmamalı: Acı ve göz yaşı ekenler şiddet ve felaket biçmekten başka bir şey bulamayacaklardır.
13.01.2008
Şeref YALÇIN
Hak-Par BK üyesi
|