Bize ne oluyor?..

Ümitsiz, çaresiz, her şeyini kaybetmiş toplumlar; her an patlayacak serseri mayına benzerler. Bu toplumlarda yaşayan insanların duygusal ve düşünsel ruh halleri karmaşıktır. Ne zaman nereye, ne yapacağı pek belli olmaz. Bu dünyadan ümitleri kesilince de ‘öbür dünya'ya sarılırlar. Hani derler ya ‘denize düşen yılana sarılır'. Çaresizlik, umutsuzluk çok zordur. Bırakın çağdaş ve insanca bir yaşamı, bir dilim ekmek, başını sokacak bir ev, acılarını dindirecek bir ilaç bulamazlar.

Bu küçük ideallerinde çaresiz kalan toplumların bireyleri büyük idealleri hayal bile edemezler. Bü küçük sorunların çözülmesi, büyük ideallerin olabilmesi için o ülkenin aydınlarının, öncüleri ve örgütleri çözüm projeleri üretmezlerse, bu projeleri halka anlatmazlarsa her şey ortada kalır. Hepimiz de biliyoruz ki her kurtuluş güçlü örgütlü mücadeleden geçer.

Zira tarih boşluğu affetmiyor. Egemenler, o toplumun çaresizliklerine çareymiş gibi ‘çareler' üreterek, onları köleleştirerek deyim yerindeyse ‘bir koyun sürüsü' gibi güderler. Hele hele mücadelesi uğruna her şeyini verip, her şeyin yerinde yeller estiğini görünce ne yapsın ki?

Kısacası sapmaların, kişiliksizleştirmenin, hastalıkların, çürümüşlüğün başladığı nokta ümitsizlik ve çaresizliktir.

Ergani'de Ağabeyimin vefatı dolayısıyla dostlar gelip gidiyorlardı. Başsağlığının ardından hocalar imamlar başlardı vaaza. ‘işte gördüğünüz gibi ölüm de vardır. Ebedi ve aslolan öbür dünyadır. Lakin o dünyada da iki yer vardır(cennet ve cehennem). Cehennem ateşi ocak ateşinden bin kat daha kötüdür. Maazallah buna nasıl dayanılır. Bunun da tek çaresi hak yoludur. İslamın bütün gereklerini yerine getireceksiniz. Hırsızlık, namusuzluk, dolandırıcılık yapmayacaksınız. Tüm Müslümanları kardeş göreceksiniz vs.vs.

Burada ben cemaatten konuşmak için izin istedim, amcamın oğlu sol görüşlü olduğumu bildiği için itiraz etti. Ben de hocalara saygım olmakla birlikte Arapça bilgimin yanında diğer bilgilerimin daha fazla olduğunu ve insanları bu bilgilerle korkutmalarının doğru olmadığını söyledim. Bu vaazlarla toplumların gözleri kör, kulakları sağır edilmeye çalışılıyor.

Toplumlar ibadet ederek kurtulamazlar. Kürt'lerin sorunu din sorunu değildir. Dinleri zaten vardır. Sorun siyasaldır, kendi kendini yönetme sorunudur, neden bunları söylemiyorsunuz? dedim ve uzunca bir örneği aktarmaya başladım. Özetle;

‘1994 yılıydı, Güney Kürdistan'a, yani Özgür Kürdistan'a gitmiştim. Her taraf harap, insanlar aç ve sefildiler. Lokantalarda kızartılmış soğan ekmek arası yapılıp satılıyordu. Bir tek Duhok'ta Dünya lokantası vardı. Her şeyi bulabilirdiniz. Ertesi gün Hewlere gittim. Gece rahatsızlandım. Acılar içinde kıvranırken ‘Doktor dedim' gece 11'den sonra hırsızlar soygun yaptığı için taksiler çalışmıyorlar bilmiyorsunuz? diye itiraz ettiler. Yanımdaki iki arkadaş ‘hoca ölüyor, biz gideceğiz, hırsızlar çıkarsa da çatışırız' deyip, giyinip kuşandılar ve biz yola çıktık. Ondan sonra 7 kez daha gittim. Son gidişim Kasım 2006. Her şey çok değişmişti.Geniş yollar yapılmış güzel binalar inşa edilmiş. Süper marketler çalışıyor, kısacası rüya gibi. Kendimi Avrupa'nın bir şehrinde zanettim. Ne hırsızlık, ne dilencilik gördüm. Otele yerleştirken çantamızı arabadan almak istedik, bir arkadaş, ‘bırakın orda kalsın, arabanızı da kilitlemeyin. Ne eksiğiniz varsa ben fazlasıyla karşılarım. Burayı Türkiye mi zannettiniz. Dedi' Hem de kabararak.

Döndüm cemaate ve hocalara ve de hocaların arkasını sıvazlayıp gaz veren yardakçılarına. ‘Bakın ilk gittiğimde de bunlar Kürt ve Müslümandı, şimdi de Kürt ve Müslümanlar. İşte size insanların cenneti' Ne oldu, özgürlük geldi, demokrasi geldi dedim. Lütfen hocalar bizim ‘Sahte Kürt siyasetçileri' gibi yapmayın dedim. Herkes dalmıştı. Cemaatten çıt çıkmıyordu. Daha sonra hocalardan biri eğilerek sessizce ‘valla dediklerinin hepsi doğrudur, ama söyleyemiyoruz. Her köyde bir iki zengin var, işimizden olmayalım diye ağzımızı açamıyoruz. İnşallah bir gün gelir konuşuruz' dedi.

20 Eylül'de de İzmir'e sözde tatile gitmiştim. Eşi dostu akrabaları göreyim dedim. TÖB-DER döneminde ekip olarak Ege Bölgesinde aktif çalışmıştık. Eylemlerde en çok Kadifekaleden destek gelirdi.(Kadifekale İzmirde bir semt)

İlk dört gün Özdere'ye gittim. Doluluk oranı tahminen%30'du. Neşeli ilçe adeta sessizleşmişti. Simitçiyle karşılaştım ‘nerelisin hemşerim dedim? Dönüp ‘Urfalıyım' dedi. Midyeciye aynı soru sordum o da Mardinli cevabını verdi.

Sonra İzmir'e döndüm. Eş dost akraba, arkadaş ziyareti derken, eski dönemlerden (12 eylül öncesi) eser kalmadığını gördüm. Çoğunlukla mücadeleden uzaklaşmış, sıradan günlük hayat gaylesiyle uğraştıklarını, çocuklarının köklerinden uzaklaştığını, kendi dilleriyle bile konuşmadıklarını gördüm.

Gaziemir'de bir lokantanın üzerinde ‘İsmailin Yeri' yazılıydı. Girdim yemek yedim. 18-20 yaşlarında kız garsonluk yapıyordu. Hesap verirken nerelisin hemşerim dedim ‘Mazıdağlıyız' dedi. Günboyu kaldırım döşeyenden, kanalizasyonda çalışana, temizlik yapandan garsonluk yapan hemen hemen sorduğum herkes Kürttü. Kısacası ne kadar zor ve pis iş varsa hepsi Kürtlere kalmıştı. Tıpkı Afrika'dan Amerikaya gelen ilk zenciler gibi. En kötü evlerde, en kötü koşullarda yaşıyorlar.

Daha önce birikimi olan, yeteneği olan ve de çevresi olanların, Kürtlüğün dışında işleri iyi. En iyi işleri yapıyorlar, en iyi koşullarda yaşıyorlar. Zengin oldukça da köklerinde uzaklaşıyorlar.

Bir yakınımın birahanesinde iki bira içeyim dedim. Yarı çıplak kadınlar çalışıyorlardı. Ne bu yahu dedim sahibine. '16 kızdan 12 si Kürttür' dedi. Sıkıldım kan tepeme çıktı. ‘Allahım bize ne olmuş' diye içimden geçirirken, birahanenin sahibi ‘bir kız vardı çıkardım işten. Kardeşi şehit düşmüş, kocası da ömür boyu hapis yatıyor. Kocasını ziyarete gitmiş ‘nerde çalışıyorsun diye sormuş. O da ‘bir birahanede. Sahibi çok namuslu biri' demiş. Çıkınca ilk işim seni öldüreceğim' demiş. Ortada kalan iki ailenin geçimi için çalışmaktan başkaca da çaresi olmayan biri.

Onur, vicdan. can dayanır mı buna. Kendi kendime ‘hepimiz suçluyuz, hepimiz bu yanlışlara ortağız' dedim.Yanlış yapanlara karşı durmamışız, onları koruyamamışız, öyleyse hepimiz suçluyuz. Utandım vicdan azabı çektim.

Bir şeyi daha utanarak yazacağım!... Kadifekale'yi sordum bir arkadaşa. ‘Kale nasıl, kale?' dedim. ‘Vay kardeşim kalemi kaldı. Zenginler Mersedesleriyle gece yarısı kaleye gelirler. Körpe körpe Kürt kızlarını alıp götürürler. Sabaha doğru da bırakırlar'dedi. Yıkıldım. Yeter dedim artık Kürtlerden bahsetmeyelim dedim.

Ertesi gün düşündüm taşındım. Meğerse entegre olmak buymuş. Meğerse beraber yaşamak ‘kardeş olmak' buymuş. Bir millet ancak böyle bitirilirmiş. Şimdi daha iyi anladım Kürtlerin neden zorla göç ettirildiğini.

Bir başka gün Buca-Kop ta bir düğün vardı. Ağabeyimlere yakındı. İki davul iki zurna ve Kürtçe müzük eşliğinde, Genç kızlar ve erkekler milli giysilerini giymiş halaya durmuşlardı. Torunum Rozerin de balkonda düğün sonuna kadar oynadı. Bu coşku ve sesler biraz yüreğime su serpti. Biraz ferahladım.

Acımız büyük yükümüz ağır, ama çaresiz ve ümitsiz değiliz. Yeterki bir olalım, yeterki beraber olalım. Laf etmeden çok iş yapalım…

17.10.2007
İZMİR
 Şeref YALÇIN
Hak-Par BK üyesi

BASINDA HAK-PAR
Genel Merkez : Menekşe 2. Sk. 33/7 Kızılay / ANKARA Tlf: 0 312 418 23 40 - hakpar1@hakpar.org.tr - hakpar@hakpar.org.tr
                            Diclekent Bulvarı Yayla Sitesi A/Blok D:2 Kayapınar / DİYARBAKIR Tlf : 0 412 237 88 94