HAK-PAR KONFERANSI-HEP BİRLİKTE BAŞARMAK İÇİN |
Değerli arkadaşlar,
Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Partimizin 3. Konferansına hoş geldiniz.
Huzurunuzda Kürdistan şehitlerini, özel olarak da bir süre önce yitirdiğimiz kurucu Genel Başkanımız Sayın Abdulmelik Fırat’ı saygıyla anmak istiyorum. Kuruluşundan bu yana Partimizde emeği geçen –ister aramızda olsun ister partiden ayrılmış olsun- herkese teşekkür ediyorum. Konferansımızın Partimiz ve halkımızın çıkarları doğrultusunda kararlar almasını ve sonuçlanmasını diliyorum.
Değerli arkadaşlar,
3. Kongrede yapmayı kararlaştırdığımız bu konferansa ilişkin hazırlıklar yerel seçimlerden bu yana hep gündemimizde oldu. Konferansın altyapısının hazırlanması ve olumlu sonuçlanması için o tarihten bu yana çalışmalar yürüttük, bunun için parti içinde farklı düşünce sahibi arkadaşlarımızla bir dizi ikili ve toplu görüşmeler gerçekleştirdik. Bana sorarsanız, Kongre kararı gereği olmasaydı da böyle bir konferansa ihtiyaç vardı. 7 yıllık bir partide parti içi sorunların, özel olarak da farklı grup ve çevrelerden arkadaşların bir arada çalışmaktan kaynaklanan sorunlarının özel bir gündemle masaya yatırılması son derece doğaldı. Bu nedenle ben bu Konferansı son derece yararlı ve önemli bir fırsat olarak değerlendiriyorum.
Bu arada Konferansımızı önemli kılan bir durum daha var. Türkiye’de merkezinde Kürt sorununun tartışıldığı‘Açılım’ süreci ile aynı döneme denk gelmesi, Konferansımızın önemini daha çok artırmaktadır
SİYASAL DURUM VE AÇILIM SÜRECİ
Değerli arkadaşlar,
Partimizin özgün sorunlarına geçmeden önce izninizle Türkiye’de yaşanan siyasal sürece ve ‘Açılım ‘ başlığı altındaki gelişmelere değinmek istiyorum.
Bu gün -ister Kürt açılımı ister demokratik açılım ya da başka bir adla adlandırılsın- yaşanan tartışma ve gelişmelerin gösterdiği bir gerçek var. Devlet Kürt sorununda inkar siyasetini terk etmek noktasına gelmiştir. Bu Türkiye bakımından önemli bir gelişmedir.
Hemen şunu belirtmeliyim ki; Türkiye’nin bu noktaya gelmesinde belirleyici faktör Kürt halkının 86 yıllık kesintisiz kararlı mücadelesidir. Kürt halkı geçen süre boyunca yürüttüğü mücadele ile belki özgürlüğüne ulaşmadı ama, aynı zamanda sömürgeci sistemin amaçlarına ulaşmasına da izin vermedi. Kürt halkı bunca yıl boyunca asimile olmadı, varlığının unutulmasına izin vermedi, hak ve özgürlük taleplerinden vazgeçmedi. Bu şekilde sistemin inkar politikalarını boşa çıkarttı, bir bakıma onu başarısızlığa mahkum etti.
Öte yandan Kürt sorununda izlenen inkar ve baskı politikasının Türkiye’yi ciddi bir tıkanma ve parçalanmanın eşiğine getirdiğini bizzat bu devletin önemli köşe başlarını tutmuş olanlar da gördü. Ordunun üst düzeyindeki generaller, devletin istihbarat teşkilatı ve aklı başında olan diğer devlet yetkilileri izlenen çağdışı siyasetle Türkiye’nin adım adım bir iç savaş ve bölünmeye doğru hızla gittiğini görerek kimi itiraflarda ve açıklamalarda bulunmaya başladılar.
Türkiye’yi ‘Kürt Açılımı’ tartışma noktasına getiren diğer önemli bir etkende Ergenekon operasyonları etrafında yaşanan gelişmelerdir.
Bildiğiniz gibi Ergenekon yapılanmasının bir özelliği, devlet içindeki diğer yapılanmalardan farklı olarak, Türkiye’yi geleneksel Batı yörüngesinden çıkartarak onu İran, Rusya ve Çin yörüngesine çekmekti. Ergenekon bu özelliğiyle aynı zamanda Battı ittifakının ve ABD’nin de şimşeklerini üzerine çekti. İkincisi Ergenekon yapılanması bir cunta niteliği taşıyordu. Onun yapacağı bir darbe emir komuta zinciri içinde olmayacaktı, tersine bir cuntanın ötekileri tasfiyesiyle sonuçlanacaktı. Bu durum ister istemez ordu içinde de Ergenekon’a karşı bir tepkiye yol açtı. Ve elbette bu yapılanmanın en büyük hedefi AK Partiyi kapmak ve ondan kurtulmaktı. Bütün bu nedenler Ergenekon karşıtı bir blokun oluşmasına ve bu yapılanmanın tasfiyesine –hala tümüyle olmasa bile- yol açtı. Bu gün eğer Türkiye’de‘Kürt açılımı’ yapılıyor ve bu çerçevede önemli gelişmeler yaşanıyorsa bunda Ergenekon operasyonlarının yapılmış olmasının büyük bir rolü var. Bir bakıma Ergenekon operasyonları ile bu yönde atılacak adımların önündeki engellerin bir kısmı temizlenmiş oldu.
Öte yandan bu sürece gelinmesinde AK Parti’nin rolünü de küçümsememek gerekir. Bu sistemin mağdurlarından biri oluşu, Refah Parti’sinin yaşadığı 28 Şubat (2007) müdahalesi, ardından AK Partinin geçen yıl kapatılmaktan kıl payı kurtarılması gibi olaylar bu partiyi değişim yönünde adımlar atmak zorunda bıraktı.
Türkiye’nin bugünkü noktaya gelmesinde AB sürecinin önemli bir etkisinin olduğu açıktır.
1999 yılında Türkiye’nin Avrupa Birliğine aday üye olarak kabul edilmesinden bu yana başlayan süreç Türkiye’nin değişim sürecinde önemli bir rol oynadı. O günden bugüne Türkiye’de yapılan bütün idari ve yasal düzenlemelerde AB sürecinin büyük bir etkisi var.
Türkiye’nin Kürt sorununa inkar politikasından kabul noktasına gelmesinde rol oynayan iki gelişmenin altını daha çizmek istiyorum.
Bunlardan birincisi Federal yapıyla taçlanan Güney Kürdistan’da yaşanan gelişmelerdir. Bilindiği gibi ABD’nin ikinci Irak müdahalesi ve ardından da Irak’ın yeni anaysa ile federal bir sisteme geçmesinden sonra Kürtlerin Irakta elde ettiği kazanımlar kurumsallaşarak ve Irak Anayasası güvencesine girerek önemli bir evreye ulaştı. Bu durum sadece Kürtler bakımından değil, aynı zamanda Türkiye bakımından da bir dönüm noktasına dönüştü. Çünkü bilindiği gibi Türkiye, geçmişte Irak Kürtlerine karşı da hep inkar anlamına gelen ‘kırmızı çizgi’lerle yaklaştı. Oysa Irak’ın federal statüye kavuşmasından sonra Türkiye’nin kırmızı çizgi siyasetini sürdürmesinin olanağı yoktu artık. Aksi halde Türkiye hem Irak hem de ABD ile karşı karşıya gelmek zorunda kalırdı. O nedenle Türkiye Irak Kürdistan Bölgesine karşı kırmızı çizgi siyasetini terk ederek onunla barışık ve bir arada yaşamaya karar verdi. Türkiye bir kez bu karara vardıktan sonra içerde de buna uygun adımlar atmak zorundaydı ve öyle de oldu. Çünkü Türkiye sınır ötesindeki Kürtlere farklı, içerdekilere farklı yaklaşamazdı. Bu gün Türkiye’nin Güney Kürdistan ile geliştirdiği ilişkiler ile içerde atmaya çalıştığı adımlar arasında yakın bir ilişki var. Hatta denilebilir ki bu iki alanda atılan adımlar bir politikanın iki yüzünü oluşturmaktadır.
Güney Kürdistan’daki gelişmelerle bağlı diğer bir gelişme ise ABD’nin ve genel olarak batının yeni dönemde Türkiye’ye biçtiği yeni rol ile ilgilidir. Eskiden Türkiye’ye savaş ve askeri güç rolü biçen Batı yeni dönemde Türkiye’nin bir istikrar ve barış unsuru olmasından yana. ABD, kendi askerini geri çekmesinin yol açacağı boşluğu doldurmak üzere başta Irak’ta olmak üzere, bölgede ve önemli enerji nakil hatlarının geçtiği kendi ülkesinde Türkiye’nin önemli bir istikrar rolü oynayacağını öngörüyor. Türkiye’nin bütün bu alanlarda kendisine biçilen rolü oynaması için de kendi içinde istikrar oluşturması gerekiyor. Bu ise ancak Türkiye’nin kendi içinde Kürt sorununda belli adımlar atmasına bağlı. Bugün Türkiye’de yaşanan gelişmeleri bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor.
Görüldüğü gibi Türkiye bir anda a ve tesadüflerle değil, tersine bir sürü iç ve dış faktörün etkisiyle bu noktaya gelmiş bulunuyor.
Değerli arkadaşlar,
Bütün bu gelişmelerin ardından, 29 Temmuz 2009 tarihinde İçişleri bakanı Beşir Atalay’ın verdiği startla başlayan süreç ile birlikte Kürt sorunu toplumun bütün kesimleri tarafından tartışılmaya başlandı. Bu tartışmalar Kürt sorununa ilişkin tabu ve korkuların kırılmasına, çözüm için daha elverişli bir ortamın oluşmasına yol açıyor. Bu durum tek başına –hükümetin atacağı somut adımlardan bağımsız olarak- oldukça önemlidir. Elbette bu henüz bir başlangıçtır ve sürecin ileriye taşınması Kürtlerin ve diğer değişim ve demokrasi güçlerinin vereceği mücadeleye bağlıdır.
Öte yandan Kürt sorunu gibi bunca katmerleşmiş ve farklı boyutlar kazanmış bir sorunun kısa sürede ve birkaç reform paketiyle çözüleceğini beklememek gerekir. Türkiye’de değişim karşıtı odakların etkinliği düşünüldüğünde sürecin sancılı ve sıkıntılı ilerleyeceğini tahmin etmek güç değil. Gelinen aşamadan geriye dönüş olacağını düşünmüyoruz. Ancak sürecin ilerlemesi de kolay olmayacak. Bu konuda sürecin sıkıntılı ve zorluklarla dolu olduğunu önceden bilmekte yarar var.
Evet, hükümetin önümüzdeki süreçte tam olarak ne yapacağını bilmiyoruz. Ama, buna rağmen belli öngörülerde bulunmamız mümkün. Bu açılım ile birlikte Kürtçe ile ilgili kimi adım ve iyileşmelerin olacağını tahmin ediyoruz. Öte yandan bu süreçte yapılacak en önemli şey silahların susturularak devreden çıkartılmasıdır. Silahların susmasıyla elbet Kürt sorunu çözülmeyecek. Ama silahların devreden çıkmasıyla Kürt sorununun çözüm sürecinin önemli bir engelden kurtulacağı kesin.
Silahlar devreden çıktığında, militarizmin etkinliği de zayıflayacak, Türkiye genelinde siyaset daha doğal ve demokratik bir mecraya oturacak. Bu durum aynı zamanda Kürt hareketi için de geçerli. Silahların susmasıyla birlikte Kürt hareketi yeniden şekillenecek, daha demokratik ve çoğulcu bir karakter kazanacaktır.
Böyle bir tablo içinde Kürt hareketinin yeni bir ivme kazanacağına kuşku yoktur.
Değerli arkadaşlar,
Önümüzdeki sürecin kotarılması için parti olarak ve Kürt tarafı olarak yapacaklarımız var.
Bildiğiniz gibi HAK-PAR olarak bir yanda örgütsel kapasitemizi yükseltmek için çalışırken ve parti olarak süreci etkilemek yönünde çabalarımızı sürdürürken, diğer yanda Kürtler olarak süreci ortak bir biçimde karşılamak için girişimler içindeyiz.
Bize göre Kürtler yaşanan sürece ilişkin ortak bir tutum oluşturmalı ve bu tutumu yansıtacak bir mekanizma oluşturmalıyız.
Bu çerçevede Kürt Partileri ve kurumlar nezdinde Ulusal Bir Platform veya benzeri bir mekanizmanın oluşturulması için girişimlerimizi sürdürüyoruz.
Ancak önümüzdeki sürecin Kürtler lehine kotarılması için esas görevin HAK-PAR’a düştüğünü belirtmek isterim.
HAK-PAR SÜRECİ VE YAPILAN İŞLER
Bu çerçevede bir kez daha HAK-PAR’ın kuruluş sürecine ilişkin kimi şeyler söylemek istiyorum.
Değerli arkadaşlar,
Bana göre HAK-PAR’ın kuruluşuna yol açan nedenler bugün için de varlığını sürdürüyor. Bu gün eylem kapasitesinin yetersizliği veya diğer eksiklikler HAK-PAR projesinin önemini ortadan kaldırmıyor. HAK-PAR projesi çok yerinde ve doğru bir projedir.
Öte yandan bütün yetersizliklerine rağmen HAK-PAR daha şimdiden Kürt hareketinde önemli bazı özellikleriyle ön plana çıkmış durumdadır.
Bilindiği gibi HAK-PAR, legalitesi ve illegalitesi ile Kürt hareketinde birlik fikri üzerine kurulmuş en uzun ömürlü parti konumundadır. Bu, bir partinin kurumsallığı bakımından önemli bir ölçüdür.
Diğer yandan HAK-PAR, federasyon teziyle marka haline gelmiş bulunmaktadır. Unutmayalım ki partimizin federasyon tezi, Türkiye’de yaşanan Kürt sorunuyla ilgili bütün tartışmalara yön vermektedir. Federasyon tezi Kürt sorunuyla ilgili bütün tartışmalarda bir çıta haline gelmiş durumdadır. İster karşı olsun ister yandaş, bütün tartışmalar federasyon tezi ekseninde yürütülmektedir.
Partimiz geçen süre içinde Kürtçeye, Kürt diline ilişkin iyi bir sınav verdi. Mahkemelerde yaptığımız Kürtçe savunmalarla, Kürtçeye ilişkin sergilediğimiz kararlı pratiğimizle Kürtçeye ilişkin yasal ve toplumsal meşruiyetin yükselmesine katkıda bulunduk.
Partimiz diğer parçalardaki Kürtlerle dayanışma konusunda örnek bir tavır sergiledi. En zor dönemlerinde Iraklı Kürt kardeşlerimizin yanında olmak için büyük çabalar sarf ettik.
Türkiye’de Avrupa Birliği sürecine HAK-PAR kadar önem veren ve bu konuyu güncelleştiren başka ikinci bir parti söz konusu değil. Partimiz bir dizi bölge toplantılarından sonra Kürt halkının Avrupa Birliğinden beklentilerine ilişkin bir rapor hazırlamış ve bunu elden Bürüksel’e kadar götürmüş bir partidir.
Değerli arkadaşlarım,
Bütün bunlara karşın Partimizin 3. Kongreden sıkıntıyla çıktığını biliyorsunuz.
Buna rağmen hemen Kongre sonrasında yerel seçimler gibi önemli bir süreçle yüz yüze kaldık. Aslında partimiz bu seçimlere girmek konusunda hiçbir hazırlığa sahip değildi, ne örgütsel yapı, ne kadro ne de maddi açılardan. Bir bakıma seçimden kaçma şansımız olmadığı için seçime girdik. İyi ki de girdik. 29 Mart seçimleri sayesinde örgütsel gerçekliğimiz, kitlelerle ilişki düzeyimiz, toplum tarafından ne kadar tanınıp tanınmadığımız ortaya çıktı.
Seçim çalışmaları sayesinde kendimizi bir bakıma aynaya tuttuk ve kendi gerçekliğimizle yüzleştik.
Ama son tahlilde olumlu sonuçlar elde ettik. En başta pratik alan çalışmalarına ilişkin kendimize güven geldi. Seçim çalışmalarına başladıktan sonra aday göstermediğimiz bir çok yerde, arkadaşlarımız keşke aday gösterseydik deme noktasına geldiler. Seçim süreci partimizin ve savunduğu federasyon tezinin önemli ölçüde tanınmasına yol açtı. Kimi arkadaşlar aldığımız oyları yetersiz bulabilirler. Ama bir parti yaptığı çalışmalar kadar oy alır. Seçimde halktan aldığımız oylar yerine parti olarak halkla kurduğumuz ilişkiler ve bu yöndeki çalışmalara bakmamız lazım. Aldığımız oylar bu partinin dünden bugüne sergilediği çalışmaların bir karşılığıdır. Elbette aldığımız oyların seviyesinde başka faktörler de etkili oldu, ama şimdi o konulara girme zamanı değil.
Bu arada yeni birimler kurmak için önemli çabalar saffettik. Kongreden bu yana Adana, İzmir, Nusaybin ve Kulp gibi yerlerde parti örgütünü kurduk. Ayrıca bütün Kürt illerinde örgüt kurmak için çalışma içindeyiz. Daha önce söylediğim gibi, Kürt ve Kürdistan iddiasında olan bir partinin Kürdistan’ın en azından yarısından fazla yerde örgütlü olması lazım.
Bu arada maddi durumumuzu bir parça rahatlattık. Ama bu alandaki sorunumuz devam ediyor.
Bildiğiniz gibi geçen süre içinde iki kez Güney Kürdistan ziyarette bulunduk. 2008 yılı Aralık ayında yaptığımız ziyarette hem Iraklı Kürt partileriyle hem de İran ve Suriyeli Kürt partileriyle çok yönlü görüşmeler gerçekleştirdik. Ve kurduğumuz söz konusu ilişkiler sayesinde HAK-PAR şimdi daha iyi tanınıyor. Haziran 2009 tarihinde yaptığımız ikinci gezi ile Kürt kamuoyunda dikkatleri Kürdistan seçimlerine çekerek yurtseverlik görevimizi yerine getirdik.
Bu dönemde basınla belirli ilişkiler kurduk ve bu ilişkiler sayesinde basına yansıdık. Ama bu alanda hala yapacaklarımız çok şeyin olduğunu biliyoruz.
Benzer şekilde yabancı misyonerlerle belirli ilişkiler geliştirdik.
Bu dönemde yaptığımız diğer işlerden birisi de Türk aydınları ve çevreleriyle yeni diyaloglar gerçekleştirmekti. Bu konuda önemli ölçüde başarılı olduğumuzu söyleyebilirim. Bu ilişkiler sayesindedir ki birçok platforma davet edildik ve orada görüşlerimizi dile getirdik.
Yine bu dönemde izolasyon politikasını terk ederek Türk kesimiyle belirli ilişkiler geliştirdik. Bu çerçevede belli AK Pati milletvekilleri ve bakanlarıyla diyaloglarımız oldu.
Değerli arkadaşlar,
Yerel seçimlerde bize karşı izledikleri ilkesiz tutumdan dolayı ilişkilerimizin kesildiği Kürt çevreleriyle yeniden ilişki kurmaya başladık. Şu anda TEVKURD ile iyi ilişkiler içindeyiz. Ayrıca bir Ulusal Platform oluşturmak üzere başta KADEP ve DTP olmak üzere bütün Kürt çevreleriyle görüşmeler başlattık.
Ayrıca, Partimizin Kürt sorununun çözümüne ilişkin görüşlerini içeren bir kitapçık hazırladık ve onu en kısa sürede kamuoyuna ilan edeceğiz.
Değerli arkadaşlar bu arada bir aydan beri Avrupa’da olduğumu biliyorsunuz. Bu süre içinde Almanya Hollanda ve İsveç’te birçok yerde Kürt kardeşlerimle toplantılar gerçekleştirdik. Aynı süre içinde bir çok diplomatik görüşmeler gerçekleştirdik. Gelinen aşmada Avrupa Kürt kamuoyunda partimize ciddi bir ilginin olduğunu büyük bir memnuniyetle söyleyebilirim. Bu gezi boyunca yapılan çalışmalara gösterdikleri katkı için huzurunuzda HAK-PAR İle Dayanışma Derneğimize ve KOMKAR’ teşekkürlerimi iletmek istiyorum.
Elbette bu dönemde yaptığımız başkaca çok iş oldu. Şimdilik sizlerle bunları paylaşmakla yetineyim.
HEP BİRLİKTE BAŞARMAK İÇİN
Değerli arkadaşlar,
İzninizle şimdi partimizi en çok meşgul eden gruplar arası ilişkiler konusunda görüş ve önerilerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Hemen şunu söyleyeyim; HAK-PAR, koşulların bizlere dayattığı bir birlik hareketidir.
HAK-PAR farklı grup ve görüşlerden oluşan yeni ve özgün bir partidir
Ancak bu durum, yani partinin farklı kesim ve gruplardan oluşması tek başına bir olumluluk oluşturmuyor.
Mevcut durumu olumluya çevirmek için yapılacak işlerden birisi de, grup ve farklılıklar arası ilişkilerin yeniden tanımlanması ve doğru bir biçimde konumlanması gerekiyor.
Bunun için;
1. Öncelikle grup kavramının demokrasilere, örgütlü toplumlara özgü kavramlar olduğunu bilerek peşinen grupların varlığına negatif bir anlam yüklememeliyiz. Grupların kendisine değil ne yaptıklarına, oynadıkları rol üzerinde odaklaşmalıyız.
2. Gruplar arası ilişkilerimizi karşılıklı kabul ve saygıya oturtulmalıyız.
3. Gruplar, birbirleriyle ilişkilerinde empati kurabilmeli. Birbirimizin özgün sorunları üzerinden kavga etmek yerine, arkadaşlarımızı/muhataplarımızı kendi sorunlarını aşmak için teşvik etmeli ve cesaretlendirmeliyiz.
4. Eğer gruplarımızın mevcut durumlarını terk edip bizlerlerle daha çok ortaklaşmasını istiyorsak, onlarla aramızda, onlar bakımından ayrı bir kimlik ya da kümelenmeye gerek bırakmayacak iletişim biçimleri geliştirmeli, ayrı kalarak bulmak istediklerini birlikte ve HAK-PAR çatısı altında onlara sağlamaya çalışmalıyız.
5. Öteki gruplarla ilişkilerimizi korku ve savunma psikolojisi üzerine değil, tersine etkilemek ve etkilenmek temelinde dinamik kılmalı, özetle bir yanda karşımızdakini etkileyip değiştirmeye çalışırken aynı zamanda kendimiz de etkilenmeye ve değişmeye hazır bir bilinç ve özgüven içinde olmalıyız.
6. Öteki grupları alt edilmesi gereken rakiplerimiz olarak değil, bizi tamamlayan, anlamlı bir HAK-PAR kimliği kazanmamızı sağlayan tamamlayıcı ve olmazsa olmaz parçalarımız olarak değerlendirmeliyiz.
Tek başımıza yetmediğimiz için bir aradayız. Bu demektir ki tek başımıza bu işin altından kalkamayız. Onun için başarmamız birlikte olmamıza ve elimizi hep birlikte taşın altına koymaya bağlı.
7. Bizler grup olarak başarılı olmak istiyorsak, bunun, ancak hep birlikte parti olarak başarılı olmamıza bağlı olduğunu unutmamalıyız. Başarmamış, güçlenmemiş bir partide bir kesim ya da grubun tek başına başarılı olması düşünülebilir mi? Ya da böyle bir başarı ne kadar başarı sayılabilir?
Diğer yandan birileriyle ortak işler yapıp başarılı sonuçlar elde etmek istiyorsak buna uygun ilişki geliştirmemiz kaçınılmazdır. Böyle bir ilişkide kardeşlik, dayanışma, mücadele ve dava arkadaşlığı esastır. Ötekiyle aramızda eğer bir rekabet olacaksa bu negatif değil, pozitif, yaratıcı, geliştirici bir tarzda yaşanmalı.
8. Mantığımız şu olmalı: Biz büyürsek, yani HAK-PAR güçlenip gelişirse ben ve benim grubum da büyür. Biz başarırsak ben ve varsa grubum da başarmış olur. Unutmamak gerekir ki büyük ve başarılı bir partinin bütün üyeleri ve onu oluşturan gruplar da büyük ve güçlü olur.
9. O halde biz partinin neresinde olmalıyız sorusundan çok, parti halkın ve mücadelenin neresinde olmalı sorularına odaklanmaya özel bir önem vermeliyiz.
10. Bu durum hiç kuşkusuz parti açısından yeni bir mücadele vizyonunu gerektirmektedir ve buna bağlı iktidar perspektifini zorunlu kılmaktadır. Dikkat edilirse şimdiye dek bu konuda kafamızı yeterince yorduğumuzu söyleyemeyiz.
11. Biz enerjimizi birbirimize karşı kullanmak, birbirimizi yorup hırpalamak için bir araya gelmedik. Buna da gerek yoktur ayrıca. Tersine enerjimizi, gücümüzü Kürt halkına yeni kazanımlar kazandırmak için bir araya getirdik. O halde bundan sonra HAK-PAR’ı Kürt halkı içinde ve Türkiye siyasetinde etkili bir güç haline getirmek için bütün bilgi ve tecrübelerimizi harekete geçirmeliyiz.
12. Günümüz siyasetinde güç faktörünün ne denli bir rol oynadığını biliyoruz. Bu nedenle savunduğumuz doğruların bir yere kadar etkili olduğunu bilmeli ve güç biriktirmeye, elimizdeki gücü ve ilişkileri daha etkili bir şekilde harekete geçirmek için özel bir çaba sarf etmeliyiz. Çevremizdeki birçok insanın yeterince güçlü olmadığımız için yanımızda olmadığı bizim açımızdan sır değildir. Biraz daha kımıldayıp mevcut gücümüzü ortaya koyduğumuzda partimize olan ilginin hızla artacağını, HAK-PAR’ın geometrik bir biçimde büyüyüp güçleneceğinden şüphe duymamak gerekir.
13. Kürt halkının mücadelesinin büyük bir cesaret ve fedakârlık gerektirdiği ortada. Diyelim ki grup kaynaklı bütün sorunlarımızdan kurtulduk. Peki bir halkın kurtuluş mücadelesi sıradan bir çalışma temposu ile başarıya ulaştırılabilir mi? Normal düzenimizi bozmadan, sıkıntıya katlanmadan, fedakârlıkta bulunmadan büyük bir davayı gerçekleştirebilir miyiz? Büyük davaların büyük fedakârlıklar gerektirdiği açıktır. Sürecin gerektirdiği hızda ve dava adamlarına yarışır bir sorumluluk duygusuyla yükün altına girmeliyiz.
14. Kafamızdaki parti modelinin, sözgelimi bütün grup farklılıklarını geride bırakmış bir parti modelinin yaratılması için yapılacak şey, mevcut grup ve farklılıklarla çatışmak ve işi içinden çıkılmaz hale getirmek değildir. Böyle bir model ne kavgayla elde edilir ne de seyrederek ortaya çıkar. Bir şeyin oluşmasını seyrederek beklemek gerçekçi de değil.
Grupları geride bırakarak daha çok bütünleşmiş bir parti modeli elbet tercih edilen olanıdır ve benim görüşüm de bundan yanadır. Ama bunun için de sabırla, ısrarlı ve kararlı bir biçimde çaba sarf etmek gerekir. Siyasetin kendisi zaten zor bir uğraş. Kürt halkının özgürlüğünü amaçlayan bir partide mücadele etmenin daha zor olduğu ortadadır. Bunun için sabır ve tahammül kaçınılmazdır.
15. Siyaset, sorunları çözme sanatıdır, şikayet ve ağlama yeri değildir. Siyaset sorumluluk ve risk üstlenmektir, sorunlar için bahane bulup dışımızda suçlu ve sorumlu aramak kolaycılığı değildir. Bunun için yaratıcı, üretken, kararlı ve uzun soluklu olmak dışında başka bir seçeneğimiz yoktur.
16. Gruplardan oluşmuş parti modelleriyle de iktidar olmak mümkün, görece homojen partilerle de. Bu iki modelin hem başarılı örnekleri vardır hem de başarısız örnekleri.
Hak-PAR olarak başarılı olmak istiyorsak yapacağımız şey elimizdeki verili durumu ustalıkla örgütleyip yönetmektir. Ve mücadele içinde, mücadelenin ihtiyaçlarına göre örgütümüzü evrilterek gerekli değişikliklere gitmektir.
17. HAK-PAR olarak sorunumuzun sadece grup kaynaklı problemlerden kaynaklandığını sanmıyorum.
Esas sorunumuz 1980 darbesi sonrası dönem boyunca yaşadığımız güç kaybı ve bunun yol açtığı moral bozukluğu ve motivasyon kaybıdır. Son tahlilde eski gücümüzü kaybettiğimiz gibi eski iddialarımızı da büyük ölçüde kaybettik. Bu gün yaşadığımız sıkıntıların esas nedeni budur aslında.
Bu durumdan çıkmanın yolu mevcut duruma boyun eğmek değildir. Tersine tarihsel misyonumuzu güncelleştirmek, daha güçlü ve iddialı bir biçimde öne atılmaktır. Tarihsel mücadele birikimimiz, kadrolarımızın bilinç seviyesi, siyasete ilkeli bakış açımız bunun için yeterlidir.
Yapılacak şey bundan sonraki çalışma tempomuzu, disiplinimizi, mücadele tarzımızı, güç ve enerjimizi bu yeni iddiaya göre dizayn etmek ve harekete geçirmektir.
HAK-PAR, son 30-40 yıllık ulusal demokratik ve barışçıl Kürt hareketinin mirasçısı olarak, Kürt halkının hak ve özgürlükler mücadelesinde köklü bir yere sahip bir partidir.
Bu konferansın sonuçları, Partimizin önümüzdeki süreçte tarihi misyonunun oynaması için önemli bir itici güç olabilir.
Dileğim bu konferansın partimiz açısından yeni bir moral ve motivasyon, birlikte başarmamız için yeni bir başlangıç oluştursun.
14/15 Kasım 2009/ Mersin
Bayram BOZYEL
Hak ve Özgürlükler Partisi
Genel Başkanı
|