KÜRT VE TÜRK HALKLARININ EŞİTLİKÇİ BARIŞINA EVET AMA TESLİMİYETE HAYIR

            Her zaman belirttiğimiz gibi Kürtler tarihin farklı dönemlerinde, yaşadıkları coğrafyada kendilerine uygulanan haksızlıklara, zulme ve yok saymalara kendi güçleri ve koşulları el verdiği ölçüde karşı çıkmışlardır.

          Özellikle 1960’lı yılların başlarında bir avuç Kürt İlerici, Aydın ve Yurtsever insanın bir araya gelerek Devletin red,  inkâr ve asimilasyon anlayışına karşı başlattıkları Kürt halkını aydınlatma mücadelesi Türkiye Kürtlerinin mücadele tarihinde çok önemli bir dönemi ifade etmektedir.

          Bahsi geçen kadrolar 12 Mart 1970 faşist darbesine karşı Kürt halkını doğru temsil noktasında tutarlı, devrimci direnişi esas alan bir duruş sergileyip tutuklu ve hükümlü bulundukları zindanlardan çıktıktan sonra da mücadeleye katabildikleri yeni ve dinamik unsurlarla kendilerini daha da tahkim ederek yeniden toparlanmasını bilmişlerdir.

Kürt halkına karşı sorumluluklarının bilincindeki bu ekip 1970’li yılların ortalarına gelindiğinde Kuzey Kürdistan ve Türkiye coğrafyasında çok önemli sayılabilecek bir kitle desteğine sahip oldukları gibi uluslar arası alanda da yeni ve önemli Kürt dostluklarına imza atmışlardır. En önemlisi 1978’lere gelindiğinde o günlere kadar birçok alanda birlikte mücadele ettikleri Türkiye solcularının egemen ulus şovenizminden kendini arındıramamasından kaynaklı sıkıntılardan dolayı Türkiye solundan bağımsız örgütlenmeyi siyasal bir tespit olarak önüne koyup bu alanda da önemli sayılabilecek mesafeler kat etmişlerdir.

          Doğal olarak sömürgeleştirdiği topraklarda, sömürge ulusun evlatlarının siyasal mücadeledeki bu başarı grafiği Devlet’in dikkatini fazlasıyla çekmiş ve işte bu noktada sistem 12 Eylül faşist askeri darbesiyle sürece müdahale etmiştir. Özellikle halklarına karşı sorumlu siyaset anlayışını esas alan Devrimci Demokrat ve İlerici güçleri olabildiğince etkisizleştiren ve ayrıca önemli oranda kendi kontrolünde yeni güçler yaratan sömürgeci devlet Kürtlerin mücadele cephesinde ilk ve en önemli kırılmayı da böylece hayata geçirmiştir.

           Bahsi geçen bu sürecin DDKD, ÖZGÜRLÜK YOLU, KUK ve RIZGARİ gibi siyasal demokratik örgütlenmelerin Kürtlerin yaşadığı coğrafyada önemli bir kitle desteğine ulaştığı ve ayrıca birlik yolunda çok ciddi sayılabilecek çalışmaların yapıldığı bir döneme denk getirilmesi asla tesadüfî değildir.

           Yukarıda yazdıklarım o dönemlerde siyaset yapan veya siyasete ilgi duyan herkes tarafından çok iyi bilinmektedir. Ancak bugün, bilinenlerin tekrar hatırlanmasının yararlı olacağına inandığım için bunları belirtmek zorunda kaldım.

            Benim adına NİSBİ DEMOKRATİK KÜRT AÇILIMI dediğim, farklı grup ve şahsiyetlerin farklı isimler koyduğu bu yeni sürecin geçmişin tecrübeleriyle değerlendirilmesinin önemli olacağına inanıyorum.

        Daha önce yazdığım gibi projesi ABD, AB ortaklaşmasıyla hazırlanmış olan ve bölgedeki güçler tarafından da kabul görüp yaşamın pratiğine uygulanmak istenen bu açılım Kürtlerin kendi coğrafyalarında inkârı mümkün olmayan bir kabule dayandığı için Kürtler açısından elbette ki çok önemlidir.

        Ancak kritik olan şimdiye kadar kendi coğrafyasında yok sayılan Kürt halkının siyasal temsilcilerinin yaratılan gündemde kısmi bir inisiyatif sahibi olup olamayacağı ve ayrıca siyaseti sonuç alma becerisine dönüştürüp dönüştüremeyeceği sorunudur.

        Özellikle son 50 yıldır Kürtlere çok pahalıya mal olan sürecin, gelinen aşamasında Kürtler adına bir kazanıma dönüşmesi yine son 25 yıllık kontrollü savaşın taraflarının inisiyatifine bırakılmamasıyla mümkün olabilecektir. Bunun için de bu güne kadar Kürt halkına karşı sorumlu siyaseti ve mücadeleyi şiar edinmiş çevrelerin en geniş anlamda bir birliği hızla yaşama geçirerek sürece aktif müdahale etmeleri gerekiyor.

         Aksi takdirde binlerce evladını kaybetmiş ve savaş harcamalarından dolayı insanca yaşama koşullarından mahrum bölge halkları yine savaştan beslenen tarafların yeni bir oyunuyla yüz yüze kalarak kaybeden taraf olmaya mahkûm kalacaklardır.

       
Gelinen aşamada 1999’da Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesiyle başlayan 2003 ABD’nin Irak’a müdahalesi, 2007 Erdoğan Bush görüşmesi, 2009 Obama’nın Türkiye’yi ziyareti ile devam eden bu süreç tek tek incelendiğinde geçmişte sıkça altını çizerek belirttiğimiz bölge halklarına ve özellikle de Kürt halkına çok pahalıya mal olan bu kontrollü savaşın yeni konseptlerle nasıl ucuzcu bir anlayışa evrilmek istendiğini üzülerek belirtmek istiyorum. Saygılarımla 04/11/2009

 

M.HÜSEYİN TAYSUN

HAK-PAR GENEL BAŞKAN YARDIMCISI  

 

 

Hüseyin TAYSUN'un Eski Yazıları   

Seçimlere Çeyrek Kala HAKPAR

Tarih Tekerürden İbaret

Selam Olsun

 

 

 
BASINDA HAK-PAR
Genel Merkez : Menekşe 2. Sk. 33/7 Kızılay / ANKARA Tlf: 0 312 418 23 40 - hakpar1@hotmail.com - hakpar@hakpar.org.tr
                            Diclekent Bulvarı Yayla Sitesi A/Blok D:2 Kayapınar / DİYARBAKIR Tlf : 0 412 237 88 94